Sayfalar

4 Temmuz 2017 Salı

ölüm'e dair

Ölüme dair hafızama kazınmış iki çocukluk anı'm var; bir anı ve bir hayâl, daha doğrusu.

Babamlarla Cahit amcaları ziyarete gitmiştik. En fazla altı ya da yedi yaşında olmalıyım. Bi' ara benden beş-altı yaş büyük olan Serkan abi ve Şule ablayla iken anneannelerinin -ya da babaannelerinin- öldüğünü öğrendim. O dönemler ölümün sadece trafik kazalarıyla bizi bulduğunu sanıyormuşum (ahh "haber" diye bize sunulanlar!) ki "Aaa, kaza mı geçirdi?" diye sorduğumu hatırlıyorum. "Yooo," dediler, "eceliyle öldü.". "Nasıl yani?" falan diye sorup her birimizin bir gün öleceği cevabıyla ve gerçeğiyle karşılaştığımda epey şaşırdığımı söyleyebilirim ama daha derinde ne gibi hisler uyanmıştı içimde, bilmiyorum. Korku, endişe veya ne...

Yukarıdaki olaydan birkaç yıl sonra olsa gerek, şöyle bir hayâl kurduğumu hatırlıyorum. Ölmüşüm, başka bir yer'deyim, bilincim açık. Bir şekilde dünyadaki yaşamın devam ettiğini görüyorum. İnsanların hayat koşuşturmacasını izleyebiliyorum. Ölümden korktuklarını falan da hissediyorum; gülümsüyorum, "Korkuyorlar ama olsun, geldiklerinde fark edecekler ki korkacak bir şey yok." diye düşünüyorum. Seviniyor ve rahatlıyorum da, "Yine gideceğim ve muhtemelen unutacağım, korkacağım ama yine döndüğümde hatırlayacağım nasıl olsa"*; ohh!

* Son cümleyi hayâle sonradan, yeniden dünyaya gelme fikrine dair bir şeyler duyduktan sonra eklemiş olabilir miyim diye bir şüphe düştü içime. Onun dışındaki kısım ise daha net bir şekilde hafızamda.

Bu hayâl nereden düştü acaba zihnime? Bunlara dair bir şeyler mi duydum gördüm ve sahiplendim, yoksa sadece içimden mi çıkıverdi? Sadece içimden çıktıysa bu sadece bir hayâl mi, yoksa hatırlıyor muyum? Özellikle son yıllarda ölüme, yeniden dünyaya gelişe dair okuduğum, duyduğum birtakım şeylere çok uygun bu düşünce. Ve eğer ki bunlar benim içimden çıkıverdiyse, bu büyük bir ihtimalle hatırlamadır ve bunu düşünmek bile çok rahatlatıcı.

***

Gerçekten yakın olup da kaybettiğim tek insan anneannem oldu bugüne kadar. 8 yıl önce, aşağı yukarı bugünler... O yaz özel sektördeki son işimden ayrılmış ve Alanya'da bir deneme yapıyor, burada annemlerin işlettiği kafe/restoranda çalışarak başka bir hayat yaşayabilir miyim sorusuna cevap arıyorum.

İlk geldiğim zamanlar anneannem de burada. 81 yaşında. Onu hiç bu kadar keyifsiz görmemişim. Nerede tavla oynadığım, gülüştüğüm kadın, nerede şimdiki... Suratı hemen hep asık. Odasından pek çıkmıyor. Yoğun bir çalışma temposunda olduğum için, bir de altına çiş kaçırmaya başladığı ve epey kötü koktuğu için ben de pek girip çık(a)mıyorum odasına. Ama mutlaka bir uğruyorum her gün. Bir gün "Anneanne çok keyifsiz görünüyorsun." gibi bir şey çıkıyor ağzımdan, karşılık olarak ise "Naapiyim oğlum." gibi bir şey geliyor mırıltı gibi. Boşvermiş artık, sıkılmış, gitmeye karar vermiş belli ki.

Çok sürmeden de gitti zaten. Önce -annemin tüm ısrarına rağmen- Bursa'ya kendi evine, oradan hastalık hâline ve orada da çok beklemeden diğer âleme (ya da hiçliğe)...

Haberi aldığımda içimde derin bir sızı olmadı. Onu son gördüğüm hâliyle yaşamasının pek bir anlamı yoktu sanki. Bırakmıştı zaten. Bıraktıktan sonra birkaç mevsim daha görsen ne olur, görmesen ne, biraz olsun tat almadıktan sonra; birkaç bin nefes daha alsan ne olur, almasan ne, huzurla alıp vermedikten sonra; kalbin atmaya devam etse ne olur, devam etmese ne; herhangi bir şey için çarpmadıktan sonra.

Cenazesi İstanbul'da idi, annemlerle atlayıp gittik hemen. İçim rahattı. Uzun zamandır görmediğim aile bireyleriyle şakalaştım, dünyevi şeylerden bahsettik. Gülümsüyordum galiba. Hatta beni yadırgayanlar olmuş galiba, çok sonraları annem buna dair bir şeyler söylemişti. Ama gitmek isteyen -ve giden- birinin ardından üzüntü duymuyordum. Bu insan en kıymetlilerimden biri olsa ve dahası ben muhtemelen onun en kıymetlisi olsam da... Yadırgasınlardı...

Nedendir bilmem, son birkaç yıldır daha sık aklıma gelir oldu. En çok da "oğlum" deyişi aklımda; ses tonuyla, vurgusuyla, hafif titremesiyle... 180 derece değişen hayatıma tanık olsa neler düşünürdü acaba, merak ediyorum. Olan biteni ona anlatmaya çalıştığımı ve anlayamadığını, ne düşüncelerime ne de seçimlerime akıl sır erdirebildiğini falan düşünüyorum. Gülümsüyorum. Galiba biraz özlüyorum...

***

Ölüm, insanoğlunun önündeki en çetin konu galiba. Bildiğimiz kadarıyla, öleceğinin farkında olan tek canlıyız ve bunla baş etmek kolay bir iş değil. Zira bu farkındalığın arkasında müthiş bir bilinmezlik yatıyor: Tekrar tekrar dünyaya mı geliyoruz, bilmediğimiz başka bir yere mi gidiyoruz, yok mu oluyoruz... Bir döngü varsa ne kadar sürüyor, dön dolaş neyin peşindeyiz, ... Her soru birçok yeni soruyu getiriyor peşinden ve gerçeğe ulaşmanın emin bir yolu olup olmadığını bilmiyorum.

Genel olarak ölüm kavramıyla barışık olduğumu hissediyorum, hem de çok uzun zamandan beri. En azından başkalarının öleceği gerçeğini çoktan kabul etmiş durumdayım. -Varsa mucizeler bir yana-, değiştirilemeyecek, geri çevrilemeyecek bir şey olduğuna göre neden buna dertleneyim ki zaten? Epey uzun zamandır, annemin babamın bile ölümünü nispeten rahat karşılayacağımı düşünüyorum (yine de acele etmesinler bence). Hele ki son yıllarda doğayı daha yakından gözlemleyip ondaki hiç bitmeyen yaşam/ölüm/yaşam döngüsüne şahit olduktan sonra, daha da rahatladım. Her şey ölür, form değiştirir, yeni bir şekilde doğar, o da ölür, yine yeni bir form, yine ölüm, ve yine...

Henüz tam olarak rahatlayamadığım kısım ise tüm bunların benim için de tezahür edecek olması. Daha doğrusu, sadece ya yok oluyorsak ve her şey bitiyorsa ihtimali gözümü korkutuyor, onun dışındaki seçeneklerin her birine açık ve razıyım. Hatta düşünüyorum da -cennete cehenneme inandığımdan değil de- yok olmaktansa cehennemde yanmayı, acı çekmeyi bile seçebilirim sanki. En azından varım, silinip gitmemişim! Ne acayip bir düşünce, ne güçlü bir ego...

Kısa bir süre önce okumuş olduğum Algı Kalesi'nde okuduğum ve defterime not düştüğüm şu kısım geliyor şimdi de aklıma: "Ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok. (...) ölüm geldiği zaman onu kavrayacak bir bilincim olmayacaktı. (...) Ölümden korkmak, insanın hayatı boyunca karşılaşmayacağı bir şeyden korkmasına benziyordu." Kısmen rahatlatıcı olan bu cümleler bir yandan da korkutucu. Tam da bilincimin olmaması korkutuyor ya zaten beni. Öte yandan evet, eğer o geldiğinde bilinç olmayacaksa bundan bana ne! Acayip bir konu işte...

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

30 Haziran 2017 Cuma

kendini alan karar

Yakın zamana kadar kendimi aşırı derecede kararsız biri olarak görüyordum; e öyleydim de... Gerçi ilginç bir şekilde, almak istediğim karar küçüldükçe işim zorlaşırken büyük kararlarda daha kolay netleşebiliyordum. Çikolatalı gofret ya da çokonat yeme konusunda uzun uzun düşünüp işin içinden çıkamazken bir işten istifa etmek söz konusu olduğunda bunu hızlı bir şekilde yapabiliyordum mesela.

Şimdilerde ise irili ufaklı hemen her konuda ve hemen her zaman, almamın hayırlı olacağı kararı açık seçik görebiliyorum. Ve tam burada, ifadeyi değiştirmeme müsaade edin: Artık pek karar almıyorum aslında, karar kendini alıyor; kendiliğinden zuhur ediyor.

Karar almak (sahi karar vermek ile karar almak arasındaki fark nedir?) epey zihinsel bir şey gibi tınlıyor kulağımda. Kişi olaylara, durumlara bakar, onları değerlendirir, kendince analitik bir süreç geliştirir ve bunun sonucunda birtakım kararlar alır. Bu süreçte çoğunlukla geçmişteki tecrübeler ışığında geleceğine yön vermeye çalışır.

Ne son zamanlarda moda olduğu üzere zihne tu kaka diyen biriyim ne de geçmişten öğrenmeye karşıyım ve fakat karar süreçlerinde bu ikisinin de kirletici etkileri olduğunu düşünüyorum.

Zihin, bizi öğrendiklerimiz, gördüklerimiz, duyduklarımız çerçevesinde yönlendirir. Varlığı son derece hayati olmakla birlikte son derece kirlidir de. İçinde korkular, travmalar, büyük çoğunluğu dışarıdan (aile, arkadaşlar, toplum...) öğrenilmiş ezberler vardır. Dolayısıyla "özgür" bir şekilde, hür irademizle karar aldığımızı sanarken kirlenmiş bir süzgeçten süzülenlerle idare ediyor olabiliriz. Tecrübem ve gözlemlerim, olan'ın çoğunlukla bu olduğunu gösteriyor.

Ve yine zihin, yukarıda yazmış olduğum kirli hâller dışında bakıyor dahi olsa, geçmişin verilerini işleyerek karar almaktadır, ki bu da pek istenir bir şey değil sanki. Geçmişte ben başka biriydim, sen de, o da... Dünya da başkaydı, çevre de... Ve biz geçmişin verileri ışığında karar almaya çalıştığımızda şu an'da var olmayan kişiler ve şeyler (çünkü hepsi değişti) üzerinden bunu yapmaya çalışıyoruz ve bu nedenle hayırlı olan karara ulaşmamız ancak tesadüflere kalıyor.

İşte tam da bunlardan ötürü, son zamanlarda karar almak fiiline iyice yabancılaştım; kararın kendi kendini almasına alan açmaya çalışıyorum. Ve inanın bana, bunu yaptığım sürece hiç yanılmıyorum. Zira kararın kendini alması demek, kulaklarımı içimden gelene, yani ruhumun çağrısına açabilmek ve süreci, doğal bir şekilde olacak olan'a teslim edebilmek demek. İçimden, özümden gelen bir şeyin yanlış olabileceğine, doğal bir şekilde olan'ın hayırsız sonuçlar doğurabileceğine ise ihtimal vermiyorum. En azından şimdiye kadarki tecrübelerim istisnasız bu yönde. Özümüz hep temiz kalıyor ve bütünle bağlantılı. Her an bize fısıldıyor, bazen de bağırıyor ol'mamız gerekeni, yap'mamız gerekeni...

Üstelik özümüz hep an'da olduğu için, geçmişin yüklerinden azade bir şekilde konuşuyor bizle. Geçmiş travmalarla, üzüntülerle ve diğer olumsuz hislerle işi yok onun. Orada hep ve sadece coşku var, heyecan var. Onu dinleyen birinin sırtının yere geleceğini asla düşünemiyorum.

İnsanların büyük çoğunluğu özüyle değil de kirlenmiş zihin vasıtasıyla karar aldığı ve bu şekilde yaşadığı için dünyayla (bkz. Savaşımız-1), diğerleriyle (bkz. Savaşımız-2) ve kendimizle (bunu da yazacağım) savaş hâlindeyiz belki de. Bunun çalışmadığı ise her zamankinden daha açık bir şekilde görülüyor artık ve yeni yollar aranıyor. Bana göre bu olumlu bir şey. Yeter ki dışarıdaki arayışa ara verip içeriye daha fazla kulak vermeyi hatırlayalım. Gerisi iyilik, güzellik...

Bu arada "En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir." lafı var ya, bunun tersine katılıyorum (Olumsuz cümleleri bu şekilde tersten olumlu bir şekilde kuran Kamyar'a selam olsun); bence "Kararsızlık, kötü bir karardan iyidir." olmalı o. Kainatta mükemmel bir kaos hâkimken, bizim düşünüp taşınıp karar verip bir şeyleri sabitlemeye çalışmamız tuhaf geliyor bana. Yukarıda yazdığım gibi, kendi akışında ortaya çıkan kararlar zaten başka bir şey; hatta onlara karar değil de doğal akışın bebeği falan demek lâzım belki de...

Ve son olarak... Kararın kendini alması için, yeterince beklememiz gerekir. Kendi hâline bıraktığımızda bazen çok hızlı oluşan kararlar bazen bekletir de bekletir. Bence, karar alma zorunluluğu olmayan her durumda, beklemek en iyisidir. Aktif bir beklemeden bahsediyorum tabii, sorular sorduğumuz ve cevaplara kendimizi açtığımız bir beklemeden. Bana göre bizim üzerimize düşen, soru sormaktan ve bunu tekrarlamaktan başka bir şey değil. Cevap için ise aceleye gerek yok. Cevabı aramaya da gerek yok. Doğru soruları sorduğumuzda cevaplar bizi buluyor. Tam zamanında...

***

Çokonat mı çikolatalı gofret mi konusundaki kararsızlık muhtemelen çok düşünmekten geliyordu. Gözlerimi kapatıp hangisini istediğimi kendime sorsaydım, muhtemelen çok daha hızlı ve doğru kararlar ortaya çıkacaktı.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

29 Haziran 2017 Perşembe

su

Su için can'lar.
Çok su için.

Ben bu aralar çok içiyorum ve her bi'şeyimi temizliyor adeta.
Bedenimi, ruhumu, zihnimi...

İçtikçe içiyorum, içtikçe işiyorum. Bitmek bilmez bir musluk-koltuk-tuvalet döngüsü... 20 dakikada bir kalkıyorum yerimden.

Ve arınıyorum da arınıyorum...

Sabah sağlam bir kahvaltı yapıyorum ve sonrasında çoğu gün akşama kadar hiçbir şey yemiyor, deli gibi su içiyorum. 75 cl'lik bir şişem var, bazı günler üç bazı günler dört şişe; hem de dört-beş saat içinde (diğer saatlerde içtiğim başka ama en çok gündüz)... Nasıl da hafifliyorum iyice, nasıl da huzur sarıyor bünyemi...

Bu arada ne ilginçtir ki gün içinde iki lokma bir şey yiyeyim (ister birkaç dilim karpuz olsun isterse bir tane dolma), devamı geliyor. Bir açlık hâli oluşuyor ve sürekli kendini yeniden üretiyor.

Bedenle bağlantıyı epey kaybetmişiz gerçekten de. Söylüyorlardı da kafama yatmıyordu, aslında gün içinde sürekli susuyoruz ama bunu anlamayıp acıktık sanıp yemeye koyuluyoruz diye. Doğruymuş. Besbelli ki o kadar yemeye hiç gerek yokmuş. Koca bir gün sadece su içtiğim gibi akşam da az bir şeyle doyuveriyorum (sosyal yiyicilik alışkanlığı hâlâ kısmen bünyede; doyduğum hâlde yiyebiliyorum, o başka).

Bedenim çok rahat ediyor, belli ki zihnim ve ruhum da. Su gibi berraklaşıyor sanki her bir şeyim. Hafifliyor, daha da sakinleşiyor, merkezleniyorum.

Eskisinden daha sağlıksız değilim, daha zayıf değilim, daha vitaminsiz falan da değilim. Demek ki yükmüş o fazladan yenenler. Bünyeyi yormaktan başka bir şey değilmiş. Bilmem çok mu acele ulaştım bu sonuçlara ama hissiyatım tam da bu şekilde.

Su için can'lar. Dünyanın % 75'i, bedenimizin %70'i su.

Su içmek mühim... Çok mühim...

Bana öyle gelmeye başladı ki ne kadar su içtiğimiz, hayatımızın her kademesini son derece fazla etkiliyor.

Birkaç güncük, hatta bir güncük deneyin bunu; sanırım farkı hemen göreceksiniz. Alın büyükçe bir şişe suyu yanınıza ve ne zaman bir şey yiyesiniz gelse dikin kafaya. Biraz daha, biraz daha... Şişe boşaldığında çişe giderken yeniden doldurun ve döngüyü devam ettirin. Ve bakın neler oluyor.

Hatta isterseniz bana yazın deneyimlerinizi. Yaşadığım bir şeyi anlamsız yere genele mi yayıyorum, yoksa sahiden herkese bu kadar iyi gelecek mi; çok merak ediyorum ama hissiyatım da çok net aslında.

Su için can'lar.
Çok su için.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

18 Haziran 2017 Pazar

Savaşımız-2 (bizbize)

Dün, bahsettiğim savaşın insanın doğayla ve dolayısıyla kendiyle olduğunu söyledim; zira bütünü parçalarına ayırmanın fazla bir anlamı yok. Her şeyin kocaman bir organizmanın parçası olduğunu her geçen gün daha fazla hissediyorum. Fakat bir şeyleri anlatabilmek için parçalarına ayırmak işi kolaylaştırıyor. Bundandır ki gerçeği kapsayamamak ve bütünden bir miktar uzaklaşmak pahasına, savaşın doğaya karşı olan kısmını soyutlayarak tasvirlemeye çalıştım.

Bugün ise, insanın insana (diğerlerine) açtığı savaşı, bütünden ayırarak göz önüne sermeye çalışacağım. Bilmediğimiz şeyler değil hiçbiri ama tekrar ve tekrar hatırlamak, hatırlatmak gerekiyor. Zira bir şeyi dışsal bir bilgi olarak bilmek ile bilgiyi içselleştirmek, yani bilginin biliş olması ve hayata geçmesi arasında dağlar, nehirler oluyor genellikle. Bildiğimiz hemen biliş'e geçse işimiz çok daha kolay olurdu ama öyle yürümüyor.

İnsanın insana açtığı savaş açık seçik gözümüzün önünde cereyan ediyor. Gerçi hiçbir kötü şeyi üstümüze almama, suçu hep başkalarında arama konusunda olağanüstü derecede başarılıyız. Sizi bilmem ama ben, şu kişiye haksızlık ettim, bu kişinin parasını, emeğini çaldım, ötekini kırdım, berikini incittim diyen birileri ile çok nadir karşılaşıyorum. Genelde ne hikmetse karşıma hep haksızlığa uğrayanlar, çaldıranlar, kırılanlar, incitilenler çıkıyor. Olumsuz edimlerin faali hiçbir zaman bulunamıyor, hep bir edilgenlik... Şu ötekiler kim çok merak ediyorum. Biz olmadığımız kesin, peki kim bunlar?

5N1K'nın kim sorusuna cevap bulamasak da ne sorusuna vereceğimiz cevap çok zor değil. Bu, daha bir bildiğimiz yerden sanki. İnsan insana ne yapıyor? En büyük resimden, iyice yukarılardan, kuş bakışı baktığımızda gördüğümüz; insanın insanı öldürdüğü, bombaladığı, öldürttüğü, bombalattığı, aç bıraktığı vs... Bu konularda detaya girmeye gerek yok, hepimizin bildiği şeyler; savaşlar, çatışmalar, terör, şu-bu...

Yer yüzüne biraz yaklaştığımızda gördüğümüz şeyler daha az acımasız izlenimi verse de pek öyle değil. Evet, doğrudan öldürmüyor belki ama süründürüyor. Sapiens, iki ayağı üzerine kalkalı on bin yıllar olduğuna göre sürünerek yaşamak ne kadar makul, ne kadar kabul edilebilir; takdirinize kalmış. İnsan insanı korkunç şartlarda çalıştırıyor, bazen karın tokluğuna bazen bundan bile kötü koşullarda; insan insanı sömürüyor, diğerinin kaynaklarına yasal (bir şeyin yasal olmasının adil olması anlamına gelmediğini de şuracığa bırakalım) ve yasal olmayan yollarla el koyuyor; insan insanı kullanıyor, manipüle ediyor, yanıltıyor; yapıyor da yapıyor. Sanıyorum bunlara da çok yabancı değilizdir.

Biraz daha odaklandığımızda ise belki öldürmeyen, süründürmeyen ama insanı insan olmaktan çıkaran farklı tür salvolarla (bu askeri terimler de neremden çıkıyor!) karşılaşıyoruz. Bu saldırı, çoğunlukla insanın yakın çevresinden, en sevdiklerinden geliyor. Üstelik son derece sinsice ve alttan alta gelen bu hamlelerin en büyük gücü, çoğu zaman gelenin farkına bile varmamamız ve dahası, hamleyi yapan da yaptığından habersiz. Farkındalıksız bir durumdan bahsediyorum yani. En yakınların birbirine ettiğini başka kimse edemiyor gibi geliyor bazen. Anne-baba- çocuk ilişkileri, sevgili ilişkileri, dostluklar, arkadaşlıklar... Tüm bu ilişkilerdeki suçlamalar, kötü hissettirmeler, kıskançlıklar, çekememeler, hor görmeler, irili-ufaklı yalanlar, yanıltmalar, O'nun kendi hayâlleri peşinde koşmasına engel olmalar, duygu sömürüleri... Tanıdık geldi mi?

Velhasıl, eş zamanlı ve topyekün savaşın cephelerinden biri olan insan-insana savaş, en basit hâliyle böyle görünüyor bana.

***

Görünen o ki bir sonraki yazıda, insanın kendiyle olan savaşına da dokunup sonrasında bütün bunları nasıl çözeceğimize dair fikirlerle devam edeceğim. Dün son cümlemde belirttiğim gibi, benim umudum var zira.

Bizi izlemeye devam edin. Şimdi kısa bir ara...

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

17 Haziran 2017 Cumartesi

Savaşımız-1 (tek taraflı saldırı)

Bir savaş var, durmaksızın devam eden. Bin yıllara yayılmış, son birkaç yüzyılda ise hızını ve yıkıcılığını artırmış bir savaş. İnsanın doğa ile ve dolayısıyla kendiyle olan savaşı bu. Ve öyle bir savaş ki bu, bir zaman bir yerde okuduğum üzere, kazandığımız takdirde kaybetmiş olacağız.

Bu yazı, doğayla olan kısım üzerine...

Farklı bir savaş bu; saldıran var ama -bırakın karşı saldırıyı- savunan yok. Tek taraflı ilerliyor; hep hücum, hep hücum... İşin ilginci geri çekilen de yok. Olduğu yerde durup duran, her tokadımızı, her tekmemizi, her sillemizi sessizce sineye çeken bir saldırılan var ortada. Bu kadarını İsa bile yapamazdı herhalde; ya da sadece o yapabildi belki, bilinmez.

Yaralar açılıp dururken saldırı altındaki doğa, büyük bir şefkat ve hiç bitmeyen yeniden başlama enerjisiyle pansuman yapıyor, bunları sarmaya çalışıyor; 
fakat saldırı yeniden ve yeniden vuku buluyor.

Saldırıyı dört bir koldan sürdürüyoruz. Binlerce yıldır hiçbir şeyde yakalayamadığımız uyuma bu konuda ulaştık. Din, ticaret, güç, şöhret, hırs, para ve diğer şeylerden kaynaklanan savaşları birbirimizle yapaduralım; bunları yaptığımız zamanlar dâhil olmak üzere O'na, yani doğaya, yani bütüne karşı olan savaşımızda müttefik ve hemfikiriz. Kesintisiz, dur durak bilmeyen savaşımızda... Kusursuz bir istikrarla... Buna dair en ufak bir anlaşmazlık taşımıyoruz. 

Doğa ise savunmada kalmaya devam ediyor, kendini yeni koşullara adapte etmeye gayret ediyor; sadece yapması gerekeni yapıyor: Pansuman, baticon, sargı bezi...

Havadan, sudan ve karadan bombalıyoruz her şeyi. Hava kuvvetleri; ağır sanayi kuruluşlarıyla, kirli ve riskli enerji üretimiyle dünyamızı bombalarken denizciler boş durmuyor, daha masum görünen ama perde arkasında gölleri dolduracak kadar göz yaşıyla dolu diğer üretim hamleleriyle, elektronikle, daha fazla ve daha fazla elektrik tüketen her türlü ürünle bu bombalamaya destek veriyor; hatta son yıllarda öne çıktığı ve bu amansız saldırıda başı çektiği görülüyor. 

Elbette ki hiçbir işgal, hiçbir saldırı, kara kuvvetleri olmadan tamamlanamaz. Ortalığı istediğiniz kadar yakıp yıkın, düşman topraklarına bizzat girmek zorundasınızdır, aksi takdirde gerçek anlamda hakimiyet kurmanız mümkün olamaz; yakıp yıkmanız geçici kalır, düşmanı sömürgeleştiremez, kapitülasyonlar ve diğer anlaşmalarla ondan en fazla faydayı sağlayamazsınız. Kara kuvvetleri ise biziz: biz ve tüketim gücümüz. Hava ve deniz kuvvetlerinin tamamlayıcısı biziz. Onların ürettiğini tüketen, parlattığı şeylere gözleri kamaşan, gözü dönen, daha fazla ve daha fazla isteyen ve daha fazla bombalamaya, daha fazla saldırıya alan açan biziz. Her gün binlerce uçağı uçuran biziz, milyonlarca klimayı çalıştıran biziz, karbonları can'ım atmosfere salıp duran biziz, daha fazla tüketebilmek için doğanın göz yaşlarını görmezden gelen biziz. Arz'ın karşılığındaki talep biziz!

Soyut bir biz'e gitmesin kafalar; gerçek anlamda biz'iz: sen'sin, ben'im. Annemiz, babamız, o tatlı pazarcı teyze, güler yüzlü komşumuz, çok sevdiğimiz hocamız, dini bütün dedemiz, ateist arkadaşımız, liberalimiz, solcumuz; hemen hepimiz...

Ve fakat
doğa da biz'iz; 
dünya da ben'im; 
bütün de sen'sin. 

Kendi ayağına sıkanlarız yani.

Bakalım bu amansız saldırıdan ne zaman vazgeçeceğiz. Benim umudum var.


Hadi BOrtaçgil'den gelsin: Oyuna Devam

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com