Sayfalar

16 Nisan 2018 Pazartesi

armağan ekonomisi, kırılganlığım, tuhaf fiyatlar...

İhtiyacım olan paraya armağan ekonomisi ile eriştiğim, yani yapıp ettiklerime bir bedel belirlemek yerine gelecek karşılıkların belirlenmesini, sunduklarımdan faydalanan kişilere bıraktığım yolu tutturalı beş yıldan fazla oluyor ve bunun keyfini yaşıyorum. Bu konuya dair eski yazılarda epey paylaşımım var. (Neyden bahsettiğimi daha iyi anlayabilmek için, özellikle beni ve armağan ekonomisi süreçlerimi, deneylerimi bilmeyenlerin, Kasım'da yazmış olduğum armağan ekonomisi ve ben adlı yazıyı okumasını öneririm. Böylece bu yazı daha fazla şey ifade edebilir.)

Bu satırları yazma niyeti ise bir önceki cuma günü düştü içime. Fethiye'de açılmış olan masa tenisi cafeye gittim ilk kez; birkaç saat geçirdim ve çok iyi geldi. Masa tenisi oynamayı o kadar seviyorum ki geçen yıl bu zamanlarda eve almayı bile düşünüyordum. Bu mekânda masa tenisi oynayabilmek için aylık üye olabiliyor ve bu durumda haftanın her günü istediğin sıklıkta ve uzunlukta orada takılabiliyorsun ya da günlük ücret verip o gün boyunca istediğin kadar takılabiliyorsun; ister yarım saat oyna ister tüm gün orada kal.

Oranın kurucusu Cengiz Hoca bana ücretlerden bahsettiği anda bunun benim için pahalı bir adım olacağını fark ettim. Zaten birkaç aydır düzenli bir şekilde yogaya gidiyorum ve o da bütçemde ciddi bir yer kaplıyor mesela. Aslında aldığım faydaya baktığımda, her ikisi de bir sürü şeye göre hiç de pahalı sayılmaz ama neyi neyle kıyasladığına göre değişiyor tabii bu pahalılık/ucuzluk. Ben bir şeyin fiyatını, genellikle temel ihtiyaçlarla, en çok da gıdayla kıyasladığım için, bana her şey pahalı geliyor. 😃 Buna aşağıda değineceğim.

Şimdi bahsedeceğim konu ise, fiyatı duyduğum an'da içimde oluşan "indirim istemeliyim" cümlesi. Zira her türlü eğitimin, atölyenin, üyeliğin fiyatı benim için yüksek kalıyor; çünkü bana para getiren etkinlikleri çok sık yapmayı tercih etmediğim; yaptığımda da, karşılıkları armağan ekonomisi ile katılımcılar belirlediği ve çoğu zaman diğer atölye vs.lere nazaran düşük karşılıklar aldığım için bütçem genellikle epey sınırlı.

(Düşük karşılık almaktan bahsediyorum ama diğer taraftan, belki tam da böyle bir hayat sürdüğüm için bir sürü işimi, ihtiyacımı parasız görebiliyorum. Örneğin bu blogda yazdığım yazılara eşlik eden görseller yapmak isteyen var mı diye sorduğumda onlarca kişi beliriveriyor, yazılarımı İngilizceye çevirmek istediğimde 15-20 kişi çıkıveriyor. Bunların ötesinde, hayat bana hep harika davranıyor ve hiçbir ihtiyacımın karşılanmadığı olmuyor, şükür.)

Gelirim görece düşük olunca giderimi de düşük tutmam gerekiyor ve bu da, bir şeylere çekildiğim her seferinde indirim, burs vs. istememi gerekli kılıyor. Bu da beni zaman zaman kırılgan yapıyor tabii... Bazen düşünüyorum da yavaş yavaş 40 yaşına doğru ilerliyorum ve modern dünyanın yetişkinleri gibi paramı kazanmanın peşine düşmeyip bu şekilde bir hayatı seçtiğim için sürekli talep etmem gerekiyor: 1 - Yaptığım şeyler karşılığında almak için talep etmem ve kendimi uzun uzun anlatmam gerekiyor. Armağan ekonomisi uygulamalarında olayı tamamen kendi hâline bıraktığımda aldığım karşılıkların epey düşük kaldığını görüp (verme, eksilme korkusu, kıtlık bilinci; nasıl isimlendirirseniz...) daha aktif bir isteme hâline geçtim ve son yıllarda çok daha olumlu sonuçlarla karşılaşıyorum. 2 - Yukarıda bahsettiğim ve aşağıda rakamlarla da anlatacağım üzere, hemen her şey bütçeme ve algıma göre fazla olduğu için bir hizmet edinmek istediğimde de indirim vs. talep etmem gerekiyor.

Yani alırken de verirken de sürekli talep etmem, kendimi uzun uzun anlatmak durumunda olmam söz konusu. Bu, bazen kolayca akarken bazen daha zor gelebiliyor.

***

Görsel: Burcu Ceylan

Öte yandan şöyle de bir durum var: Aldığım karşılıkların az olduğundan dem vuruyorum zaman zaman ama birkaç paragraf önce yazdığım konuya girmek gerekirse, neye göre az, kime göre az... Aslında aldığım karşılıklar bir yandan bana gayet makul geliyor. Elime geçen paranın büyük kısmını temel ihtiyaçlara aktardığım bir hayat yaşıyorum. Barınma (kira), elektrik ve su faturaları (su ve enerji), pazar alışverişi (gıda)... Bütçemin çok büyük kısmını bunlara akıtıyorum ve kiramızı biraz yüksek bulmak haricinde son derece helâl ederek veriyorum parayı; en çok da gıda için... Bir ara aylık harcamalarım mercek altındaydı (blogda ve kitabımda buna dair çok fazla veri var) ama son iki yıldır ne kadar para ile döndüğümden emin değilim. En son hatırladığım bütçeme birkaç yıllık tahmini enflasyon farkını ve yoga-masa tenisi gibi yeni çıkan harcamalarımı eklediğimde, tahminen 800 TL ile dönüyor olabilir bütçem. Hadi + - 100 TL diyelim, 700-900 TL arası olsun...

Yine bir zamanlar çok sık yazdığım üzere, bu kadar düşük bütçelerle çok zengin, keyifli bir hayat sürebildiğimi görüyorum. Ve hâl böyle olunca, yani örneğin 800 TL ile bütün ihtiyaçlarımı zengince giderebildiğim bir hayat sürerken, aldığım karşılıklar -piyasaya göre düşük görünebilse de- çoğu zaman gayet de yeterli ve dengeli geliyor ve bütçemi döndürmekte büyük zorluklar çekmiyorum. Fakat günümüz dünyasında, bana çok tuhaf gelen bir şekilde, temel ihtiyaçlar çok ucuzken diğer hemen her şey görece çok pahalı. Bir haftalık gıda alışverişim için 70-90 TL ayırmam gerekirken bir günlük X atölye çalışmasının fiyatı 150 - 250 TL, 4 günlük bir inzivanın maliyeti 1.000 küsur TL'lerde olabiliyor, ki bunlar, benim gördüğüm en düşük meblağlar diyebilirim.

Yani ilgimi çeken 4 günlük bir çalışmaya katılabilmek için en az bir aylık masrafım kadar bütçeyi gözden çıkarmam gerekiyor ve bu bana biraz tuhaf geliyor. Burada inziva düzenleyenleri veya başkalarını işaret edip kötülemiyorum, tüm sistem bu şekilde dönüyor ve tuhaf gelen bu. Günde 10 TL ile mükemmel bir şekilde beslenebilirken bir cafede bir fincan kahvenin 10 TL falan olması da tuhaf geliyor mesela.

Sistemin kökünde ve neredeyse tüm fiyatlarda yanlış bir şeyler olduğu hissiyatındayım. Yokluğunda yaşayamayacağım temel şeylerin aşırı ucuzluğu ve çok daha keyfî mal ve hizmetlerin görece pahalılığı... En temel ihtiyaçlarımı karşılayan, üreten, bunu büyük emeklerle yapan insanların daha adil karşılıklar almasını istiyor gönlüm. Ki alamamalarının bu yazının boyunu aşacak bir sürü sıkıntılı sonucu var. Öte yandan bu ucuzluğa bir yandan da şükrediyorum tabii, en azından temel ihtiyaçlara erişim konusunda zorluk çekenlerimiz çok fazla değil gibi görünüyor zira.

***

Son bir şey daha paylaşıp bitiriyorum. Fark etmiş olabileceğiniz üzere, parasal meselelere genellikle günü geçirme, temel ihtiyaçları karşılama çerçevesinden bakıyorum. Bunla birlikte, bu kafayla yurt dışına gitme ihtimalim yok, bir yerde arazi alıp ev falan yapma ihtimalim yok, araba ihtiyacım olduğunu fark etsem araba satın alma şansım yok. Yani bir yandan gönüllü sadeliği büyük bir keyifle yaşarken bir yandan günü geçireceğim meblağlardan ötesine ulaşmıyor olmak, hayâl gücümü ve yapabileceklerimi de kısıtlıyor olabilir mi diye düşünüyorum bazen. Ya da bir şeye ihtiyaç duyduğum her seferinde istemeye, talep etmeye devam etmek de bir seçenek tabii; zaman zaman yorucu olsa da...

Bu son paragraf beni başka bir önemli noktaya daha götürüyor ama belki başka bir yazıda devam etmek üzere, kafalar iyice karışmadan burada duruyorum. Zaten son derece öznel bir konuda içimi döktüğümün farkındayım. Umarım bir şeyler ifade etmiştir. 😐

***

Okuyucuya not:

Yukarıdaki satırlarda gördüğünüz üzere, tüm ihtiyaçlarımı armağan ekonomisi ruhu ile giderdiğim bir yaşam seçtim. Yazdığım, yapıp ettiğim hiçbir şeyin belirli bir fiyatı yok; elimden, ruhumdan geldiğince paylaşabildiğimi paylaşıyorum ve gelebilecek olan karşılıklara kendimi açıyorum.

Yazılarımı veya kitabımı okumanız ya da gerçekleştirmiş olduğum buluşmalara katılmak için bana hiçbir ücret ödemeniz gerekmiyor. Bunun yerine, yaptıklarımdan ve oluş hâlimden faydalanıyorsanız ve içinizde bir şükran duygusu oluşuyorsa, içinizdeki bu duyguyu maddeye çevirebilmeniz için alan açmak daha iyi geliyor bana; ki armağan ekonomisinden anladığım tam olarak bu.

Velhasıl bana iletmek istediğin bir şey varsa... 

emreertegun@gmail.com

3 Nisan 2018 Salı

kendime doğru

Görsel: Meltem Türkan Alagöz

İki ay kadar önce olmalı, bir arkadaşımla güzel bir kahvaltı sofrasında oturuyorduk, ki şu soruyu sordu: "Eeee, Likya Yolu etkinliği* yapacak mısın?" Son iki yıldır kıştan bahara, yazdan güze dönerken, bu fikir hemencecik zihnimde beliriyor ve yine, çoktan belirmişti. Nasıl belirmesin; ortalama 10 kişi ile son derece keyifli üç ya da dört gün, sevdiğim ve faydasını gördüğüm şeyleri birileriyle paylaşma fırsatı, topluluğumun genişlemesi ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, etkinlik sonunda gönüllerinden geçen para ve diğer armağanları benle paylaşmaları neticesinde maddi ihtiyaçlarımın önemli bir kısmını bu yolla karşılamak... Bir Emre daha ne isteyebilir ki?! Fakat cevabım müspet olmadı, tam olarak menfi de değildi; sanıyorum ki kelimesi kelimesine şunu söyledim: "Valla yine zihnime düştü tabii ki bu fikir ama kalbime düşmedi henüz; bakalım..."

* 2016'nın ilkbaharında başlayan, sonbaharında tekrar eden, 2017'de de her iki mevsimde ikişer kere daha gerçekleştirdiğim; içinde doğa yürüyüşünün, çemberlerin ve oyunların olduğu bir etkinlik.

Bir zamandır eylemlerim, çoğunlukla, kalbime düştüklerinde zuhur ediyorlar. Bu şekilde yaşadıkça her şey daha bi' keyifli, hayırlı oldu; öyle olduğunu gördükçe de bu şekilde yaşamak için daha fazla güç buldum, buluyorum. Keyifli bir açık döngü var sanki; salyangozun spiral kabuğu gibi, merkezden başlayıp dışarıya doğru genişleyen, gittikçe büyüyen...

Hayatımın her anını kendime, yani kalbime ve ruhuma göre yaşadığımı söylersem abartmış olurum. Bunu yapamadığım zamanlar; alışkanlıkların veya korkuların, endişelerin kendilerini gösterdikleri ve beni yönettikleri anlar olmuyor değil; bunları bazen fark etmiyorum bile ve beni yoğurmalarına izin veriyorum, bilmeden; bazen ise farkındalığım bütün bunları kapsayacak şekilde genişliyor; bu durumda onları görüyor, selamlıyor ve içlerinden geçiyorum. İşte o zamanlar pek güzel oluyor. Bu arada alışkanlıklar derken, olumlu görünenleri de içeriyorum; ezbere, farkındalıksız yaptığım her şeyin farkındalıklı seçimlere dönmesine niyet ediyorum. Buna, sabah çayını koymak da dahil...

Zihnime düştü ama kalbime düşmedi gibi cümleler kurarken yarattığımız zihin-kalp ikiliği diye bir şey gerçekten var mı, yoksa bu ikiliği yaratan yine bizim zihnimiz mi? Bilmiyorum... Lakin şu an anlatmaya çalıştığım şeyi anlatmak için faydalı bulduğum için bu şekilde başladım. Yoksa aslolan, bana kalırsa, ben olan ve ben olmayan; ve burada tam olarak bir ikilik yok aslında. Daha ziyade, Osho'nun -çok beğenerek okuduğum- Tantra kitabından ödünç alacağım tabir ve akıl yürütmeyle, karanlık-ışık ilişkisi var gibi. Karanlık ışığın zıttı değildir, demiş Osho abi, ışığın yokluğudur. Ve bir yere ışık girdiği an'da karanlık yok olur, çünkü aslında karanlık yoktur. Işığın karşısında durması mümkün değildir.

Aynı şekilde, herhangi bir an'da ben varsam, varlığıma alan açıyorsam, ben olmayanın var olmasına imkân yoktur. Burada bahsedilen ben, elbette ki anbean değişen ve ele avuca sığmayan bir ben. Kesinlikle sabit değildir; sabit olduğu an ölmüş demektir... Ele avuca sığmayan ben'i yakalamak için yapabileceğim tek şey farkındalığımı artırmaktan ibarettir; farkındalığımı artırmak için ihtiyaç duyduğum üç şey ise, galiba, yavaşlamak, yavaşlamak ve yavaşlamaktan...

Velhasıl yukarıda bahsi geçen ikilikte; kalp, an'dan an'a değişen ben'i, zihin ise alışılmışlıkları, öğrenilmişlikleri, ezberleri yansıtıyor diyebiliriz. Yalnız zihni bir düşman gibi görmemeyi hatırlayalım. Krishnamurti'nin de dediği gibi, evime gitmek için evimin yolunu, caddeleri, sokakları; akan trafikte nasıl yol alacağımı vs. bilmem gerekir, bu zihinsel bir süreçtir ve bunda yanlış bir şey yoktur. Burada zatıalilerinin pratikliğinden faydalanıp hayatımızın akmasını sağlıyorsak ne âlâ. Kendisi şahane bir kolaylaştırıcıdır, yeter ki efendimiz hâline gelmesin.

Ne kadar hızla hareket ediyor, ne kadar hızla düşünüyor, ne kadar hızla konuşuyorsam; o kadar alışkanlıklarım ve halihazırda bildiklerim rehberlik ediyordur bana. Yani an'daki ben değil, an'ların sonucunda oluşmuş benliğim. Benlik olgusu ben'e düşman değildir, onun en güzel bir yardımcısı olma potansiyeline sahiptir. Fakat günümüz insanı ben'i unutup benliğe yapışıp kaldığı için acı çekmektedir (bence). Zira oluşmuş olan benliğe yapışıp kalınıyor ve anbean yeni sürüme güncellenmek isteyen ben'in kim olduğunun farkına bile varılmıyor. Bu, bir şekilde oluşmuş ve yüzümüze yerleşmiş bir maskeyi çıkarmayı akıl bile edememek gibi bir şey. Oysaki gerçek ben, maskelerin ardında gizli ve bunları çıkarmadığımız süreci kendi anlık suretimizi kendimiz bile görmüyoruz; aynaya baktığımızda da yine, maskeyi görüyoruz.

Maskeyi çıkarmak için durmam, nefes almam, yavaşlamam gerekiyor. Yavaşlayayım ki farkına varayım. Hayatın koşturmacası içinde iken kendimi çok güzel oyalayabilirim, "çok mühim işler" peşinde koşturabilirim, bir sürü, bir sürü şey yapabilirim ama benim dışımdaki tüm bu şeylerle ilgilenirken en yakınımda durup duran içimdeki ben'e erişemem. Erişemediğim ve ulaşamadığım ben, içimde titreşir durur, türlü yoldan kendini hatırlatmaya çalışır; lakin kendimi görmek, duymak için dikkatime ihtiyaç vardır. Dikkatim, odağım neredeyse onu görür, onu duyar, onu yaratırım. Kendimden uzak düştüğüm, dikkatimi kendime vermediğim ezbere bir hayat yaşıyorsam, kendimi yaşayamaz, kendimi gerçekleştiremem. Şeyler olur, olur, olur; ben de onlarla birlikte, bir şekilde süzülür giderim, içimdeki ben'e gerçek anlamda hiç dokunmadan.

Tepkilerle yaşarım; duvar tenisindeki duvara dönüşürüm. Üstüme bir top gelir (etki), gelişine yapıştırırım (tepki). Topun yönünü değiştirme iradem yoktur. Top bana hangi açıyla ve hangi falsoyla çarparsa ona göre bir yere düşer. Verdiğim şey karşılık değil, tepkidir. Ve tepki, hızla verilir; zamana, sindirmeye fırsat yoktur. Düşünmeye, hissetmeye gerek yoktur; ne zaman ne yapacağım, hangi söze nasıl cevap vereceğim, hangi davranışı nasıl yansıtacağım bellidir.

Karşılık vermek öyle değildir. Karşılıkta duvar bir çeşit süngere dönüşür; gelen topu soğuruverir, bir süre onla kalır, hemhal olur ve bu süreç sonucunda bir yerlere iletir onu, kendi varlığından bir şeyler ekleyerek. Karşılık vermek için zamana ihtiyaç vardır; geleni almak, bir süre onla kalmak ve bunun sonucunda iletmek icap eder. Konuya, duruma, kişiye göre bu zamanın uzunluğu değişebilir ama en basit karşılıkta bile, an'daki ben'in farkına varabilmek için en az bir nefes almak ve bu an'a dönmek icap eder. Bazı karşılıklar ise birkaç dakikayı, saati ya da günleri, haftaları bulabilir. Gelen topun niteliğine ve o topu işleyebilme yeteneğime göre değişir bu.

***

Karşılık veren çok matah da tepki veren çok mu kötü yani? Tabii ki hayır. Sadece ve sadece, hayata tepki yerine karşılık vermeyi becerebilen -ya da becerdiğini sanan- ve bunun mutluluğunu yaşayan biri olarak, doğru bildiğimi paylaşmak hoşuma gidiyor, hepsi bu.

Maskeyi çıkarmamak, ben olmaya uzak düşmek, benliğine yapışıp kalmak; bunları da kötü diye adlandırmam; ne haddime... Ancak bu durumda; varoluşun keyfine, neşesine erişmek ne mümkün! Şu an içimde bu neşe ve coşku oluşuyor mesela ve bu yazı, bunun sonucunda ortaya çıkıyor.

Bu satırları, tam da şu an'daki oluşumun gerçekliği çerçevesinde yazıyorum. Nefes alıyorum, nefes veriyorum; içimin kıpraştığını hissediyorum; kıpraşmaya bakıyorum ve ne zamandır dikkat kesilmiş olduğum bu konu "yaz artık beni" diye zıplıyor orada bir yerde; çağrıyı duyuyor ve cevap veriyorum: Ne yazacağıma dair bir fikrim yok, sadece ilk paragraftaki örneği ekrana dökeceğimi ve kelimelerin beni bir yerlere götüreceğini biliyorum. Bu süreci asla ve kat'a kurgulayamam, ne yazacağımı bilemem. Süreç kendini var etmek için titreşiyor ve beni göreve çağırıyor; bense titreşime kendimi bırakıyor ve kendiliğinden çıkmakta olan cümlelere araç oluyorum.

Becerebildiğim ölçüde yavaşlıyorum, boşalıyorum ve yaşamın beni doldurmasına, beni kullanmasına izin veriyorum. Sanki...

***

En başa dönmek gerekirse, Likya Yolu etkinliği halen kalbime düşmüş değil mesela ve bu nedenle, beni bunu yapmaya çağıran tüm o güzel nedenlere rağmen, şu hâlimle, şu ruhumla böyle bir çağrı yapmayacağım. Yarın veya bir hafta sonra bütün bunlar değişirse, neden olmasın... Ama içimde böyle güçlü çağrılar hissetmeksizin mümkünse hiçbir adım atmayayım. Niyetim budur.

***

Okuyucuya not: 

Eğer ki bu satırlar bir yerlerine dokunuyorsa ve sürecimi, yaşamımı desteklemek istersen lütfen bana ulaş. 

Bu yazıyı, iyice yavaşladığım ve bir şeyler yapmak için kendimi iteklemediğim şu zamanlarda, bana çok iyi gelen yoga derslerine adamak istiyorum. Kim bilir, belki bir ya da birkaç aylık ödemem, bu yazı aracılığıyla gelip bulur beni. Pek de sevinirim. 😊

emreertegun@gmail.com

31 Mart 2018 Cumartesi

kuzu göbeği

Yazmıyorum bir süredir. Kelimeler güçlerini ve gerekliliklerini yitirdiler sanki. Geri kazanacakları zaman gelecektir mutlaka, ve yeniden kaybedecekleri zaman da...

Her şey değişiyor, dönüşüyor; hep... Devr-i daim...

2018'e fena hâlde yüksek girdim, sonra minik bir çakılma, sonra hafif bir yükseliş ve şimdi durulma... Hiçbir şey yapmama gerek yokmuş gibi; illaki bir gereklilik varsa, o da, hiçbir şey yapmama gerekliliğiymiş gibi bir hâller...

...

Biri bi'şey yazıyor/söylüyor, diğeri kendi penceresinden, kendi algılarıyla, kendi yansımasına uygun düşeni okuyor/duyuyor. Ben bunları yazarken sende kim bilir neler oluyor; ben ne yazarken sen ne anlıyorsun...

Yazdığım şey nereden geliyor, orası da muallak. Yani yazan kişi ben miyim, o bile belli değil... Sahi ben ne?

Ne desem boş gibi, ama tatlı bir boşluk hâli deneyimliyorum tam şu anda ve bunu paylaşmak istiyorum. Boşluğu paylaşmak çok keyifli gibi geldi bir an; arka gündem olmadan...

Çünkü benim genelde arka gündemim vardır. Kötü değildir bu, zaten hiçbir şey kötü değildir. Ayrıca arka gündemim iyi bir şeyler için diyecem ama hiçbir şey iyi de değildir. Şeyler, olgular, diğer canlılar sadece vardırlar ve olurlar. İyiymiş, kötüymüş düşünmezler. Bi' biz, insanoğlukızı, takılıyoruz böyle nitelemelere...

Diyeceğim o ki aslında diyeceğim bir şey yoktur. Denecek şeyler vardır ama hangileri denmeye değer, bunu bilmek sanattır. Denecek şeylerin muhtemelen tamamı, değilse %99,999'u defalarca denmiştir zaten; aynı şeyleri tekrar tekrar demek, varoluş üstüne yük yüklemek değilse nedir? Daha az desek, daha çok sussak acaba nasıl olur... Belki biraz dinleniriz.

***

Az önce dolu yağıyordu, hatta filme almaya çalıştım ama pek belirgin görünmedi kamerada. Dolu bana bir şey fısıldadı o an ve bunu sizlere fısıldamak istedim. O sırada zihnim hemen, bunu video görseliyle zenginleştirebileceğimi düşündü ama olmadı işte. Önemli değil, dolunun bana fısıldadıklarını ben de buradan fısıldayacağım alt tarafı; bu kadar tantanaya gerek olmayabilir.

Ufacık bir ulaklık yapacağım, lafı bin dereden getiriyorum. Alt tarafı diyeceğim ki, doluyu izlemek çok güzel. Onun çiçeğe durmuş ağaçlara, bostandaki otlara verebileceği zararları düşünmediğim an, bayılarak izliyorum. Görüntüsü de çok güzel, sesi de. Çocuk gözüyle bakınca mesela, dolu en güzel bir şey. Yetişkin ise eyvahlayarak bakar doluya. "Gitti bahçedeki bilmemneler!"...

Bazen o an çok kötü görünen şey bir an sonra iyi görünür; bazen de tersi. Hangi an'a inanacağız peki; ve üstelik bana iyi görünen sana kötü görünebilir; kime inanacağız peki; her şey ve herkes mütemadiyen değişirken... Ve üstelik birkaç paragraf önce iyi-kötü yok diye atıp tutarken...

Doluya karşı önlemimi alıp (ya da almayıp), yağdığında her halükarda onun keyfini çıkarabilir miyim? Dolu yağar, ben bu görsel ve duysal şölenin tadını çıkarırım ve sonra hasar tespite geçerim. Mümkün mü bu? Dolu yağdığı an, onun verebileceği zararı düşünürsem yazık olmaz mı şölene... O an yapabilecek bir şeyim yoksa, sadece izleyip onla kalabilir miyim acaba? Vakti geldiğinde yaraları sararım zaten, sarabildiğim kadar. Ve bir dahaki sefere belki daha dikkatli, daha önlemli yaklaşırım. Ha bu sefer de don vuracak belki; akıl edebildiysem ona dair de önlem almışımdır, edemediysem de canım sağ olsun.

***

heykel ve fotoğraf: memço
(arka plan: istanbul)
Bi' de geçenlerde ormana kuzu göbeği mantarı bulmaya gidip hiç bulamadığım(ız) o gün, bir yerlerden bir takım düşünceler fısıldanmıştı yine; gelenler nadiren aklımda kalıyorlar, bu ise kaç gündür yer ettiğine göre yazmalıyım.

Kuzu göbeklerini ararken diğer her şeyi ıskaladığımı fark ettim bir an. Gözlerim göbeklere (kısaca öyle diyorlar) odaklanmıştı ve geri kalan hiçbir şeyi görmüyordum; göbek de bulamıyordum, o ayrı, yarın bir gün bulurum belki*. Fakat yine göbeğe çıkarsam algım yine sadece göbeğe açık olacak. Diğer şeyleri yine göremeyeceğim.

Göbek konusunda sözsüz bir şekilde pes ettik ve sohbete başladık, bu sefer gözüme perde indi adeta, motor becerilerle yürüyor ve kısa an'lar haricinde hemen hiçbir şey görmüyordum. Sohbetin içinde yüzüyordum. Arada muhteşem bir manzaraya takılıyordu gözüm ve bir anlığına görüyordum lakin mevzu derindi, hızla sohbete dönüyordum ve şahane manzara, arka planda çalan ve bir süre sonra unuttuğum müzik durumuna geçiyordu.

Bunların hiçbirinde iyilik ya da kötülük olduğunu söylemiyorum, olsa olsa farkındalık vardır; ki o varsa başka ne isterim. Buraya yazdım diye farkında mı oluyorum hemen? Kelimelerle kendimi(zi) kandırdığım(ız) çok sık olmuyor mu?

Hepsinin ayrı güzelliği var ama: Göbek peşinde koşmak ayrı bir heyecan; bulmak, hem damak hem vücut hem bütçe için sevindirici; bulamamak biraz hayâl kırıklığı ama o bile tatlı belki. Sohbet mühim; anlamak, aktarmak (artık ne kadar olabiliyorsa), paylaşmak güzel. Dayanışmak, destek almak/vermek güzel; çoğu zaman göbek yemekten daha güzel. E manzara da güzel.

Göbek, sohbet, manzara; hepsi güzel ve aslında ne fark eder. Olan oluyor ve yeni olanlara doğru akıyor, yeni olanları yaratıyoruz anbean; hepsi bu. Çok da büyütecek bir şey yok.

Ama göbek biraz fazla güzel. Her şeyi ıskalamaya değebilir...

*** ***






* Bu satırların büyük kısmını 24 Mart'ta yazdım, paylaşmak bir hafta sonrayı buldu. Ve bu satırlardan birkaç gün sonra göbeklere de kavuştuk. Şükür... Immm...


6 Şubat 2018 Salı

Bir tüketim nesnesi olarak atölyeler, vörkşaplar...

Bu konuda yazmaya kalkışmam ironik görünebilir. Zira özellikle şu sıralar, bir ya da birkaç günlük etkinlik, atölye vs. çağrıları yapıp duruyorum. Bu yazıda tüketim nesnesi hâline gelmiş atölyeleri, buluşmaları sorgulayacak olduğuma göre kendi ayağıma ateş ediyor olabilir miyim? Belki. Bu beni durduracak mı? Hayır. ((:

"Tüketmekten ne anlıyorum?" diye sordum kendime şimdi ve aklıma ilk gelen cümle, bir şeyi içselleştirmeden, sindirmeden, ondan beslenemeden kullanmak oldu. Yani her türlü kullan-at-unut ilişkilenmemizi, tüketme kapsamına alıyorum galiba. Tükettiğimiz şey gıda da olsa, ilişki de, atölye de; temel mantıkta bir fark yok diye düşünüyorum.

Ve müthiş bir yabancılaşma içinde yaşayan günümüz insanı hemen her şeyi tüketir oldu. Zamanımızı, paramızı ve diğer her şeyi tüketiyor, aslında çoğunlukla sadece oyalanıyor, harcıyoruz. Arada olan; her birimize, diğer canlı ve cansız varlıklara ve biricik Gaia'mıza oluyor tabii. Ama bütün bunları zaten biliyoruz değil mi?

O yüzden bu kısmı kısa kesiyor ve konuya, etkinlikler özelinde mercek tutmak istiyorum. O kadar çok ilgi çekici davet ortada geziniyor ki birçoklarımız hangi birini seçeceğini, hangi birine ve nasıl bütçe ayıracağını şaşırıyor. Bu buluşmalar, birçokları için hayatın öylesine vazgeçilmez bir unsuru hâline geldi ki örneğin işinden ayrılmayı değerlendiren bir sürü kişinin "İyi de o zaman nasıl bu eğitimlere, atölyelere katılacağım?" sorusunu kendisine sorduğunu işittim.

Tabii ki çok geniş bir skaladan bahsediyorum bu arada (yoga, kişisel gelişim-değişim-dönüşüm, ekolojik hayat, ekolojik beslenme, permakültür, seramik, ses, dans, ruhanî, diğer...) ve benim haberdar olduğum çalışmalar, yapılanın yüzde biri bile değildir belki. Ve bu yüzde birde bile o kadar kıymetli çağrılar oluyor ki bütün bunları görenlerin katılmak için yanıp tutuşmaları anlaşılmayacak bir durum değil elbette.

Bunla birlikte, sorgulasak iyi olur diye düşündüğüm birkaç şey var; kişiler ya da çalışmalar özelinde değil ama genel olarak bunları paylaşmak istiyorum:

1 - Atölyeden atölyeye, inzivadan inzivaya koşmak: Yukarıda paylaşmış olduğum sindirememe durumuna neden olan bir hareket bence. Eğer ki bu buluşmaların bana gerçekten hizmet etmesini istiyorsam, bir süre için o birkaç günde yapmış olduğum şeylerle, ortaya çıkan hislerle, hikâyelerle kalmalı ve bütün bunları içselleştirmeliyim. Ama hop orada hop burada boy gösterip üst üste bir sürü çalışmaya katılım sağladığımda bunu yapmam pek mümkün olamayabilir. Bu "bir süre için"i belirlemek için bir formül yok elbette; bunu ancak kendimle bağ kurabildiğim takdirde ben bilebilirim.

İngilizcesi fear of missing out olan güzel bir deyim var: Kaçırma korkusu. Bu, uykum geldiği hâlde ortamda dönen muhabbetten mahrum kalmamak için yatağa gitmeye direnç olarak da tezahür edebilir, çağrıların cezbediciliğine karşı koyamayarak her atölyeden faydalanma istek ve coşkusu olarak da.

Peki herhangi bir çağrıya cevap vermeden önce şu soruları sormak nasıl olur:

- Bu çağrı bana gerçekten hitap ediyor mu? Yoksa yeni bir tüketim nesnesinin peşinden koşuyor olabilir miyim?
- Bunun için doğru zaman şimdi mi? Yoksa bir sonraki çağrıya kadar beklemek bana hizmet edebilir mi?
- Bu çağrıya gidecek olanın ben olması şart mı? Yoksa, çoğunlukla sınırlı kontenjanlar olduğunu da göz önünde bulundurarak, başvuruyu yapmak yerine alanı başka bir can'a bırakmak nasıl bir fikir?
- Bana hitap eden, etkinliğin kendisi mi yoksa oradaki sosyal ortam veya başka bir şey mi? Sosyal ortam için bir şeylere katılmakta bir sakınca görüyor değilim ama bunun farkında olmak iyi bir şey bence. En azından kendimizi kandırmamış oluruz. :))

2 - Kişileri atölyeden atölyeye, buluşmadan buluşmaya davet etmek: Bugünlerde sıklaşan çağrılarımı da göz önünde bulundurarak yazıyorum. Bu aralar benim için sıcak bir sorgulama konusu ve aşağıdaki gibi sorular soruyorum kendime, cevap bulmaya çalışmadan; ben sormaya devam ettikçe cevapların zaten zuhur edeceğini bilerek... Belki başkalarına da dokunur.

İnsanları bir şeye davet ederken kendimde neyi beslemek istiyorum? Hizmet etme, paylaşma hissi ile mi çağırıyorum; benliğime, egoma yatırım yapıp sevilme, beğenilme, önde olma arzularımı mı tatmin ediyorum? Bu çağrılar kalbimden mi geliyor, yoksa etkinlik enflasyonu yaşanan şu dönemde kendi yerimi sağlama almaya ve güçlendirmeye mi çalışıyorum? Şu aralar hızlanmaya alışan zihnimi oyalayacak bir şeylerin mi peşindeyim, yoksa bu zamanlardaki oluş hâlim ve yaşam enerjim mi kendiliğinden ve en doğalından, daha çok "yapma"ya götürüyor beni? Ne olduğunu ve miktarını katılımcıların kendi belirledikleri karşılık armağanlarını alma hevesim bunun neresinde? Etkinlik açıklamasında vaat ettiğim şeyleri karşılayabilecek miyim, yoksa heyecanlanıp biraz uçuyor olabilir miyim? Kendimi fazla büyütüyor olabilir miyim?

çizim: Ece Pürtaş

3 - Yüksek fiyatlar: Çok zorlu bir alana girdiğimin bilincinde olduğumu paylaşarak başlayayım. Konu son derece öznel ve birçoğu somut, elle tutulur şeyler önermeyen fakat katılanlara çok ciddi katkılarda bulunma potansiyeli olan çalışmalara değer biçilmesi gerçekten hiç kolay değil.

Yüksek fiyat nedir? Hangi çalışma için hangi fiyat yüksektir? Atölyeyi veren kişi, birikimini nasıl koşullarda edinmiş ve şimdi birilerine alan açıyordur? Bu birikimi edinmek için ne gibi maddi-manevi ödemeler yapması gerekmiştir? Yaptığı çalışmadan bağımsız, bu kişinin gerçek ihtiyaçları nedir? Para ile karşılanabiliyor mudur?

Her birinin cevabı herkese göre değişken olacağı için bu konuda devam etmekte zorlanıyorum; bir yandan da içimdeki çocuk "İyi de şu-şu atölyelerin şu fiyatlara olmasında biraz aşırılık yok mu yani?" diye yırtınıyor. Mesela geleneksel ve basit bir bilginin üç saatlik bir paylaşımının karşılığında 150 - 200 TL istenmesinin aşırılığı da mı öznel yaklaşımım, yoksa baĞzı şeyler gerçekten de biraz abarmış durumda mı?

Yüksek fiyatlara takılmamın temel nedeni, kişilerin bundan edindikleri parayı hak edip etmedikleri değil. Daha ziyade, bu "iş"lerin gittikçe sektörleşmesi, sistemin bir parçası hâline gelmesi. Yukarıda yazdığım üzere, yapılan çalışmaların birçoğunu çok beğeniyor, çok faydalı buluyorum. Ve galiba bütün bunların, herhangi bir para kazanma aracına dönmesi ya da mevcut hayatlarından memnun olmayan kişilerin birkaç günlüğüne deşarj olarak hayatlarını aynı şekilde sürdürebilmelerini desteklemesi gibi sonuçları tercih etmediğimden bunca önemsiyorum bu konuyu.

Ama her zaman yazdığım ve söylediğim üzere, bu güzel "iş"leri yapan kişilerin bunları yapabilmeye, bilgi, deneyim ve becerilerini aktarabilmeye devam etmeleri için beslenmeleri ve dengeli karşılıklar almaları çok önemli. Bütün bunlar, bu şeylerden para edinmeye karşı olduğum gibi bir izlenim oluşturduysa, bu izlenimi yavaşça yere bırakın lütfen.

4 - Çareyi hep dışarıda aramak: Birçok insanda düşünme ve hareket tembelliği ve kolaya kaçmayı isteme görüyorum. Yok, hiçbir şeye illaki zor yollardan, acı çekerek, sürünerek ulaşılacağını düşünüyor değilim. Kendi adıma, geldiğim noktada hayatımdan epey memnun bir insanım ve hiç de büyük acılardan, dev fedâkarlıklardan geçmiş gibi hissetmiyorum. Ancak hayatımı, içimden gelen farklı bir doğrultuya yöneltmeye başladığımda kendimi rüzgâra bıraktım, gerek maddesel ve bildiğimiz anlamda gerekse manasal düzeyde bir yolculuğa çıktım ve halen onun içindeyim. Bu yolculuktaki öznel keşiflerimi seve seve ve heyecanla zaten paylaşıyorum, o da ayrı fakat hiç tanımadığım bir insanın tek bir cümleden oluşan e-postasında "Yazınızı okudum ve çok beğendim; sizce Ege'de hangi köyler bizim için uygun olabilir?" diye sormasını anlamakta güçlük çekiyorum. Fikir sormakta, almakta hiçbir sorun yok ama hiç değilse bu iletiye biraz emek vermek ve kendi koşullarından, hayallerinden vs. bahsetmek daha makul olmaz mı? Benzer şekilde, aynı yazıda, kırsalda para edindiğim beş örnekten bahsetmişim ama gelen başka bir e-posta "Oralarda başka ne şekilde para kazanabilirim?" diye soruyor. Soru tam olarak yanlış değil ama adresin yanlış olduğu kesin.

Biraz uzattım ama meramımı anlatmak için faydalı olduğunu umuyorum. Atölyelerde de benzer bir durum gözlemliyorum, ki bu, atölyeden atölyeye koşma maddesiyle de bağlantılı. İnsanlar kişisel yolculuklarında ilerlemek istiyorlar, çok da iyi ediyorlar ve fakat bazı dostlar her şeyi hazır ve dışarıdan istiyorlar. Birileri ona ne yapması gerektiğini, nasıl düşüneceğini, neleri değiştireceğini, nasıl meditasyon yapacağını ve diğer her şeyi öğretsin; her şey değişiversin, hep beraber aydınlanıverelim.

Bir yandan hepimizin bir olduğuna, ayrılmaz bir bütünün parçası olduğumuza inanıyorum, diğer yandan ise bu bütün içinde her birimizin biricikliği söz konusu. Herkesin huyu, suyu, anlama kapasitesi, anlama süreci, hangi yolları seçeceği, sindirme, hazmetme süreci ve diğer her şeyi farklı. Ama birçoğumuz kişisel yolculuğunu ve gelişimini paket programlara indirgemiş durumda ve bu da olsa olsa, programlı ve aynılaşmış kişisel yolculuklara; her yerde karşımıza çıkan ve içi pek de dolu olmayan ezber cümlelere yöneltiyor bizleri. Velhasıl, gidelim tabii, gitmeyelim demiyorum ama kendi özgün yolumuzu bulmamıza yardım edecekse, bu niyetle gideceksek gidelim. Aksi takdirde, özellikle inzivalarda rüya gibi birkaç gün geçirip gündelik hayatımıza döndükten sonra, için için değiştirmeyi çok istediğimiz kabuğumuza daha çok sığınır ve kaldığımız yerden devam etmeye çalışırsak, daha bile fazla zorlanmamız mümkün. Zira önceden en azından uykudaydık; şimdi ise başka bir dünyayı, başka bir iletişim hâlini bir ya da birkaç günlüğüne deneyimlemiş olarak eskiye dönmek ve orada sıkışıp kalmak hiç de kolay değil.

*** *** ***

Tüm bunlar ve özellikle ikinci maddede kendime de sorduğum sorular bir yana, bu buluşmalar, atölyeler gayet güzel bir aradalıklar ve -en azından benim katıldıklarım- başka bir dünyanın mümkün olduğunu hepimize gösteren ilham verici örnekler. Ayrıca Eisenstein'ın kitabında yer verdiği üzere bu tip buluşmalar, inzivalar, yalnız olmadığımızı, deli olmadığımızı hatırlatıyor bize; ki sırf bu bile çok kıymetli.

Yalnızca istiyorum ki olay tüketmeye dönmesin, istiyorum ki bu konular da iyice piyasalaşıp sistemin değirmenine su taşıyan piyonlar olmasın.

*** *** ***

Okuyana not:

Bi'şey dicem. Bu yazıları okuyor, beğeniyor, güzel güzel yorumlar yapıyor olmanız benim için harika armağanlar ve geri dönüşler. Bunla birlikte kendimi berekete ve karşılık armağanlarına daha da çok açasım var artık. 

Eğer ki bu yazım veya daha öncekiler, belki kitabım veya yaptıklarım sana iyi geliyor ve bunlara dair minnet hissi besliyorsan ve manayı maddeye çevirmek istersen ben buradayım. Her türlü karşılık armağanını (para ve diğer) keyifle ve sevinçle kabul ediyorum.

Anlamlı şeyler yaptığımı düşünüyor ve bunların hiçbirini belirlediğim bedeller karşılığında satmıyor, öylece sunuyorum. Yüreğine dokunduğum kişilerden ise bu anlamlı şeyler karşılığında bir şeyler almayı çok istiyorum. Zira aldıkça daha çok verme isteği duyuyor, verdikçe daha çok alıyorum ve bu muhteşem alışveriş hâlinin daha da büyümesine niyet ediyorum. Haberin olsun. 💗

14 Ocak 2018 Pazar

Ben ne yapabilirim?

The More Beautiful World Our Hearts Know is Possible, Türkçesiyle, Kalplerimizin Mümkün Olduğunu Bildiği Daha Güzel Dünya'yı okuyorum; ki üniversite yıllarından sonra İngilizce olarak okuduğum ilk kitap. Bu blogda Kutsal Ekonomi adlı muhteşem kitabını sıkça andığım Charles Eisenstein'ın mevcut dört kitabından biri. Şu an için Türkçesine ulaşamazsınız ama çok uzak olmayan bir gelecekte, çok şükür ki mümkün gibi görünüyor. Bu da konuya dair kamuoyuna ilk bilgi sızdırma olsun. Kıpss!

İngilizce kelime haznem, Charles'ın her yazdığını anlamama yetmiyor ve sürekli sözlüğe bakmak akışı bozduğu için çoğu zaman kullanmıyorum ama anladığım kadarı bile ilhamla dolup taşmama yetiyor. Zaten kitap hem aklıma hem ruhuma hitap ediyor ve içeriği kaçırdığım kısımlarda bile özü bir şekilde anlıyorum.

Eisenstein, burada birkaç cümleyle ya da paragrafla özet geçmeye cüret edemeyeceğim çok ama çok kıymetli bakış açısını, düşüncelerini, duygularını paylaşırken dünyaya ve sisteme dair muazzam tespitlerde bulunuyor. Ruhun maddeden, kalbin zihinden, soyutun somuttan kopuşunu çok başarılı ve isabetli bir şekilde göz önüne seriyor ve yazılmakta olan, aslında bir şekilde hep birlikte yazdığımız yeniden birleşme öyküsünü ustalıkla anlatıyor, daha doğrusu hatırlatıyor hepimize.

Bu adamı, yazılarını, kitaplarını bu kadar seviyor olma nedenlerimden biri de mutlaka ki onaylanma ihtiyacım. Yine Charles'ın da kitapta yer verdiği üzere, istisnalar varsa kaideyi bozmasınlar, hepimizin görülme, duyulma, anlaşılma ve bir ölçüde onaylanma ihtiyacı var; ve bu adam bu kitapları sanki bana yazmış gibi okuyorum. Hayata bakışıma o kadar paralel bir yerden düşünüyor, yazıyor ki "ohh" diyorum, "yalnız değilim; deli falan da değilim". Üstelik benim akıl edebileceğimden ve bilebildiğimden daha zekâ ve bilgi dolu bir yerlerden sesleniyor ve hayata bakışımın manevi kısmı güçlenirken içeriği de genişliyor, bakış açım zenginleşiyor... Yazdıkları kalbime de zihnime de o kadar güzel dokunuyor ki okurken heyecanlanıp coşkulanıp acayip sesler çıkarıyorum (beni tanıyanlar için, kahvaltı esnasında çıkardığım seslere benziyor diyeyim, o kadar yani!).

Tüm bu kocaman girişi yazma gibi bir niyetim yoktu ama bir anda dökülüverdi bunlar. Hem bu kocaman giriş, belki birkaç kişiyi Charles'ın kitaplarıyla, yazılarıyla, videolarıyla tanıştırır; inşallah amin.

*** *** ***

Esas yazacağım şey ise, yine kitaptan da bilgi, güç ve esin alarak söylüyorum, bireysel bazda yapabileceğimizi yapma, harekete geçme hikâyesine dair.

Küresel boyutta yaşadığımız kriz çok büyük ve gidişat çok parlak değil (en azından bulunduğumuz yerden görünen bu). Aslında hepsi de iç içe olan ve birbirini tetikleyen, iklim değişikliği ve diğer çevresel sorunların oluşturduğu ekoloji krizi, para, istihdam ve üretim-tüketim sistemlerimizin yarattığı ve hiçbir yere gidecek gibi görünmeyen ekonomik kriz, bireysel ve toplumsal yaşamlarımızda var olan psikolojik, sosyolojik, toplumsal krizler tüm çıkışları tutmuş durumda ve ne yapacağımızı bilemiyoruz.

Çare bulmaya çalışanların büyük çoğunluğu ise alışıldık kalıplarla düşünüyor ve sorunlara illaki bütünsel çözümler bulmaya çalışıyor ve elbette ki başaramıyorlar. Bunun iki ana nedeni var gibi: Birincisi -bu sefer de Albert Einstein'a selam olsun- sorunları, onları yaratan bilinç seviyesi ile çözmeye çalıştığımız için; ikincisi ise bunlar çok büyük ve aslında tamamen birbirine bağlı, birbirini besleyen, yeniden ve yeniden üreten sorunlar oldukları için; çözmeye yeltendiğimizde, koskocaman sorun yumağının dokunabildiğimiz kısmı çok ufak kalıyor. Tüm zihniyetimizi, paradigmalarımızı kökten değiştirmeden büyük bir şeyleri harekete geçirmeye çalıştığımız takdirde çuvallamaya mahkûmuz gibi görünüyor.

Soru basit: Peki ne yapacağız? Cevap daha da basit: B-i-l-m-i-y-o-r-u-z!

Ve işte tam da umutsuz ve çıkmaz görünebilen bu durumdan, bakmasını bilene, her türlü hareket ve eylem olanağı fışkırıyor. Zira durum tam anlamıyla arapsaçına dönmüş durumda ve buna; kapsayıcı, herkese ve her şeye uygun çözümler aramak, biz bireyler, kurumlar -ve hatta devletler- için bile imkânsız görünüyor ve tam da bundan dolayı, bize düşen, elimizden geleni yapmaktan, bizi çağıran şeyler her ne ise onlarla başlamaktan başka bir şey değil. Bu da eylem demek, harekete geçmek demek! Hemen bugün, şimdi...

Bazen arkadaşlarımla konuşurken, bazen tanımadığım insanlarla yazışırken, bazen de bir grup önünde hikâyemi anlatırken sıkça karşılaştığım bir soru/eleştiri var. Herkes konuyu başka yerinden tutsa ve başka cümlelerle ifade etse de aşağı yukarı şöyle bir şeyler: İyi, tamam, yaptığın / yazdığın / önerdiğin çok güzel de bunun bütüne faydası ne olacak; hem sen yapabiliyorsun da Xyz de yapabilecek mi; gençler hiç bunlarla ilgili değiller maalesef gibi yorumlar, sorular... İlk duyuşta makul görünen, -hiç merak etmeyin- benim de kendime sıkça yönelttiğim bu bakış açısında pek de doğru olmayan şeyler var diye düşünüyorum:

Birincisi, kimin hangi eylemi, düşüncesi bütünü, bütünüyle etkileyebiliyor ki? Yani her şeyden önce, bu mümkün mü? Ne olduğunu arayıp durduğumuz o "her şeyi düzeltecek" çözüm(ler) gerçekten var mı? İkincisi, eğer ki yaptığım şey yalnızca bende çalışıyor, sadece beni "kurtarıyorsa"; yani bütünden geçtim, benden gayrı tek bir kişiye dokunmuyorsa bile, -doğaya ve bütüne zararlı olmamak kaydıyla- en azından bende çalışıyor olması, kendi çözümümü bulmuş olmam, yine de iyi bir şey değil mi? Bir yerde yangın varsa ve içinde on insan ölmek üzereyse ve sadece iki kişiyi kurtarma imkânınız varsa bu ikisini kurtarmayı mı seçersiniz, yoksa hepsini kurtaramayacağımıza göre bir anlamı yok diye mi düşünürsünüz? Üçüncüsü ise, her birimiz biricikken ve herkesin sorunları nasıl gördüğü ve bunlara verdiği cevaplar birbirinin aynı olamayacakken, üstelik yeniden altını çiziyorum ki konu her yere dallanıp budaklanmışken birilerinin çıkıp "Tamam, şunu şunu yapıyoruz ve kurtuluşa bu yoldan gidiyoruz" şeklinde diğerlerine birtakım çözüm yollarını dayatması, mümkün olmaması bir yana, doğru mu?*

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim; ötesi için, yani bütünün şifalanmasına dair niyetlerim, umutlarım canlı olabilir, bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yapabilirim ve bence yapmalıyım da. Ancak yaptığım şeyi, sadece ve sadece bütüne dokunması şartı altında yapacak, aksi takdirde tatminsizliğe düşeceksem, kilitlenmemem ve pasifize olmamam pek mümkün görünmüyor.

Kanatları takarken belki bir miktar kanama olabilir
ve/fakat sonrasında uçuşa geçeceksek değmez mi?
Görsel: Bengi Gizem Turna

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim; bir allahın kulu yapmasa da ben pazara giderken kullanılmış poşetlerimi, bez çantalarımı, hatta peynir vs. için kaplarımı yanımda götürmeye devam edeceğim; büyük çoğunluk bireysel araçlarını yerli-yersiz kullanmaya, fabrikalar hiçbir gerçek fayda yaratmayan ürünleri üretmeye tam gaz devam etse ve kolektif olarak enerji tüketimi canavarlığını, yani sürdürülemezi sürdürmeye çalışıyor olsak da ben kullanmadığım zamanlarda bilgisayarımın fişini çekmeye devam edeceğim; milyarlarca insan birbiriyle hiç de hayırlı olmayan şekillerde iletişim kuruyor olsa da ben, elimden ve kalbimden geldiğince çevremdekilerle şefkat ve sevgi dolu bir iletişim içinde kalmaya gayret edecek; yılda 50, 100 ya da ne kadar oluyorsa o kadar insanı çemberle buluşturmaya devam edeceğim.

Nicel olarak hesap yapınca, eylemlerimin ne kadarcık şeye etki ettiğine bakmadan, yapabildiğimi küçümsemeden, boşvermeden...

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim. Atmış olduğum adımlarımın beni bireysel bazda tatmin ederek (uyuşturarak) daha kolektif adımlar atmamı engellememesine dikkat etmekte büyük fayda var; bunun dışında ise yapmam gereken öncelikli şey kendimi dönüştürmek, değişimin kendisi olmak. Görmek istediğim değişim olabildiğim, hayata dair özlediğim şeyleri önce kendi yaşamıma geçirebildiğim takdirde, en azından kendi adıma içim rahat olur, bu karmaşanın içinde bile huzurlu yaşamayı becerebilirim. Bu şekilde yaşamayı becerebildiğim takdirde, çevremdekilere ve hatta internet sağ olsun, uzaklardakilere bir nevi örnek olabilirim. Aldığım teşekkür ve takdirlerin büyük kısmı, insanların kendi ifadeleriyle; keyifli bir yaşamın, başka bir dünyanın mümkün olduğunu onlara gösteriyor olmamdan kaynaklanıyor-muş.

Ayrıca bir de morfogenetik alanlar teorisi var. Doğruluğundan yüzde yüz emin olmadığım ama bana iyi gelen, içimi açan bu teoriye göre, bir grup insan belirli bir konuda belirli bir şekilde davranmaya başladığında, belirli bir sayıdan sonra (bu sayıya kritik kütle deniyor) bu, kolektifi de etkileyecek ve bu davranışlara birebir şahit olmasalar bile, enerjisel bir şekilde o şekilde davranmaları mümkün olacaktır. Birçoğunuzun duyduğunu sandığım yüz maymun fenomeni, bunun bir örneğidir.

Morfogenetik alanlar teorisinin çalıştığını kesin olarak bilemesem de, hatta yanlış olduğunu bir şekilde kesin olarak bilsem bile, yine yukarıda yazdığım şekilde hareket etmenizi önerirdim. En azından ilk iki maddenin varlığı ve gerçekliği ortada. Yani kendimize ve bir şekilde dokunduğumuz kişilere fayda sağlama kısmı. Ehh, doğru bildiğini yapmak, doğru bildiğin olmak için bunlar yeter de artar bile; bence...

Velhasıl, herkes öncelikle kendine düşeni yapmakla, kapısının önünü süpürmekle mükellef ve kime neyin düştüğünü bilmek, kimin hangi süpürgeyi kullanacağını dışarıdan empoze etmek  ne mümkün ne de doğru. Kimi cam şişelerin geri dönüşümüne kafayı takacak ve bu konuda bir şeyler yapacak; kimi yoksul çocukların daha mutlu olması için onlarla çalışmalar yapacak, belki bir mahalle ya da köy tiyatrosu kuracak mesela; kimi azınlık haklarına kafayı taktığı için bu konuda araştıracak, yazacak, konuşacak, anlatacak; kimi kendini meditasyona ve öz farkındalığa adayacak; kimi de öğrenmiş olduğu şifa tekniklerini uygulayacak ve dokunabildiği kadar insanın şifalanmasına destek olacak. Kimisi bunların birkaçını aynı anda yaparken kimisi bambaşka güzellikler yaratmakla meşgul olacak.** 

Bunların hiçbiri diğerinden önemli değil, hiçbiri diğerinden öncelikli de değil. Bana kalırsa ne yapacağımıza, hangi alanlarda çalışacağımıza bakarken dikkat etmemizin hayırlı olacağı iki önemli nokta var: Birincisi, yaptığımız şey(ler)i, birtakım idealist sebeplerle, içimizin oraya akmamasına rağmen ve kendimizle mücadele hâlinde değil, gerçekten de buna çağrıldığımız, içimizden dolup taştığı için yapmaya, yani oluş hâlimizin eyleme dönmesine*** dikkat etmeliyiz; ki bu şekilde yaşamak ve eylemek, aynı zamanda sürdürülebilirliğin, tükenmemenin de anahtarı. İkincisi ise, eylemlerimizin söylemlerimizle uyumlu olması. Camın geri dönüşümüne kafayı taktıysak, önce bizim en ufak bir cam parçasını dönüşüm kumbarasına götürmemiz; azınlıklarla çalışıyorsak, önce kendimizin günlük hayatta kimseyi ötekileştirmediğinden emin olmamız, büyük sorunlarla çalışırken bireysel hayatımızdaki durumları görmezden gelmememiz; karbon salımına kafayı taktıysak, önce kendimiz uçağa binmeyi, özel koşullar haricinde kabul etmemeliyiz. "Önce büyük sorunları çözelim de ...", "Önce devrim yapalım da ..." gibi yaklaşımların modasının çoktan geçtiğini düşünüyor, değişimin bizde başladığını kuvvetli bir şekilde hissediyorum. Zaten bu şekilde davranmadığımız, bu şekilde yaşamadığımız, görmek istediğimiz değişim olmadığımız zaman bir sahtelik oluyor, her şeyden ve herkesten önce kendimize karşı bir sahtelik bu; bir "olmama" hâli, bir şeylerin oturmaması durumu...

Ve nihayetinde elimizden geleni yapacak, bu hayatın hakkını vermeye çalışacak, tadını çıkaracak ve her şeyin çok daha keyifli, şenlikli, bütün için hayırlı olmasını umacağız. Ve olacak da...

*** *** ***

Dipnotlar

* Bireylerden başlayıp bütüne yayılacağını umduğum (d)evrim sürecine dair, bir yıl kadar önce şöyle bir yazı yazmıştım: icimdensohbetler.blogspot.com/2016/12/once-tek-tek-sonra-cok-cok.html

** Bu arada kimisi ise eski kalıplarla yaşamaya, bakış açısını değiştirmeyip "Böyle gelmiş, böyle gider", "Biz mi kurtarıcaz dünyayı", "Aman boşver" vs. demeye devam edecek. Onlara da şefkat!!

*** Olmak - yapmak ikiliğine dair ise, bir ay kadar önce yazmıştım: icimdensohbetler.blogspot.com/2017/12/diger-yol.html

*** *** ***

Okuyana not:

Okuduklarınız sizde bir yerlere dokunuyorsa, buradaki heyecanı ve emeği onurlandırmak ve yazana maddi bir karşılık armağanı vermek (para veya diğer) ya da okuduklarınıza dair geri bildirimlerinizi, fikirlerinizi, kendi tecrübenizi, olumlu ve olumsuz eleştirilerinizi paylaşmak isterseniz,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana aç ve açığım. :))