Sayfalar

9 Eylül 2017 Cumartesi

Hey gidi Karadeniz - 2

Yolculuğun ilk üç gününe şuradan ulaşabilirsiniz efendim: Hey gidi Karadeniz - 1

***

Gün 4

Dün gök üstümüze boşalmıştı ve çadırlara kaçmış ve erkenden yatmıştık. Bugün ise hava çok sakin, güneşli, bulutsuz... Bu hızlı değişimler beni hep şaşırtıyor. Gerçi biz de böyle değil miyiz? Bir an dünyalara küsebiliyorken, yarım saat sonra veya ertesi gün ortalık güllük gülistanlık olabiliyor.

Hislere çok bağlanmama gerekliliğini, gökyüzü olduğumuza ve hislerin gelip geçen bulutlar olduğuna dair metaforla anlatırlar ya; ne kadar da yerinde... Gözlemci olarak kaldığımız, nefes almayı unutmadığımız sürece her şey geliyor ve geçiyor. Sevinçler ve üzüntüler, sevgi ve korku, neşe ve keder ve diğer tüm ikilikler birbiri ardına geliyor, gelebiliyor. Ve zaten biri olduğu için diğeri var, bunu da akılda tutmak iyi geliyor bana.

Sabah erkenden kalkıyorum ve bizim kızların yanına gidiyorum. Dün akşam ne yapacağımızı, ne şekilde hareket edeceğimizi netleştirememiştik. Öğreniyorum ki Trans Kaçkar işi büyük bir ihtimalle iptal olacakmış. Dün saatlerce boşuna mı konuştuk ((:

Dursun abi tüm ekibi topluyor ve -kendiliğinden- çember formunda diziliyoruz. Dünkü tufanı hatırlatarak söze giriyor ve hava tahminlerine göre bu akşam da bir benzeri olabilirmiş. Bu durumda Naletleme'den geçmenin çok yıpratıcı olabileceğini ama kararı bizlerin vermesini istediklerini ifade ediyor. Onlar zorlu şartlara daha alışkın zira, "plan devam" dersek devam ederler. İsteyenler söz alıyor ve fikirlerini paylaşıyor. Epey güzel bir karar alma süreci ilerliyor, buna pek seviniyorum. Derken, oluşan iki güçlü alternatif arasında oylama yapma önerisi geliyor, uygulanıyor; "Ahh," diyorum, "bunu yapmasak daha iyiydi." Temsili demokrasi, genellikle çoğunluğun dediğinin olması ve azınlığın sesinin kısılması anlamına geldiğinden, oylama olayını pek sevdiğim söylenemez. Ama yine de genel olarak güzel yürüdü süreç ve neredeyse oy birliğiyle ne yapacağımız belli oldu: Borçka - Karagöl'e gidecek ve bu geceyi orada geçireceğiz; yarın ise faaliyet bitiyor ve dönüş günü zaten. Biz ise bu durumda, normal plandaki Kavron yerine Borçka taraflarında takılacağız fazladan birkaç gün.

Katırlar bu zorunlu işbirliğine dair nasıl hissediyorlardır acaba...
Kararı aldıktan sonra yavaşça kahvaltılar yapılıyor, aheste bir şekilde toplanılıyor, son fotoğraflar çekiliyor ve hoopp yola düşüyoruz. İstikamet önce Olgunlar, hani ilk gece kampladığımız yer. Bizim ekipten Burcu bu sefer çantasını katıra verdi; çıkışta çok zorlanmıştı ve sağ olsun diğer katılımcılar (en çok da Bahadır) destek olmuştu.


inişte bi' ara, grubun büyük kısmı bir araya gelmişken...
Vadiden aşağı doğru, çıktığımız güne göre daha rahat bir yürüyüş yapıyoruz. Grup bir arada değil, bölük pörçük yürüyor. Bu hem iyi geliyor (herkes kendi ritmine göre takılıyor) hem de kötü (grup bütünlüğünü sağlamamayı getiriyor sanki). Aynı yolu çıkarken de kısmen öyleydi, hele ki zirve yaptığımız günkü sıkıntımı zaten bir önceki yazıda anlatmıştım.

Grup bütünlüğü demişken, yine bir önceki yazıda yazdığım üzere, birkaç istisna hariç diğer katılımcılarla fazla ilişki kur(a)madım ve bu benim için kolay alışılabilir bir şey değil. Yan yana, arka arkaya yürüyoruz, keyifli bir tecrübeyi paylaşıyoruz ama tanışmamışız bile, isimlerimizi bilmiyoruz, iki lakırdı etmemişiz. Katıldığım etkinliklerde, buluşmalarda; diğerleriyle bağ kurmaya, göz göze gelmeye, onları duymaya ve onlar tarafından duyulmaya o kadar alışmışım ki yüzeysel bir ilişki kurunca ve hatta bunu bile yap(a)mayınca, olmuyor. Faaliyet boyunca bunun eksikliğini hissettim.

İniş, dediğim gibi, daha kolay geçiyor. Yolun bir kısmını Argın'la ikimiz yürüyor ve o ara epey derin bir sohbete dalıyoruz. Sohbetin ağırlıklı bir kısmı para konusunda dönüyor. Argın'la yıllardır birçok konu üzerine derin ve uzun muhabbetlerimiz var ama son bir-iki yıldır en çok da parasal konuları konuşuyoruz. Para kazanmak, edinmek, armağan ekonomisi, gönül bedeli, yaptığımız etkinlikler, elimize geçen ve geçmeyen paralar, hislerimiz, Argın'ın burs durumları vs. Bütün bunlar ve fazlası üzerinde, sanırım en az bir saat güzel bir sohbet ediyoruz. Güzel olmasına güzeldi ama o arada zihnim(iz) son derece aktif olduğu için, burayı ve bu ânı yaşayamadığımı(zı), geçen şu bir - bir buçuk saati ıskaladığımı(zı) fark ediyorum.  Yolun ilk kısımlarında da başka birkaç kişi ile epey bir sohbet etmiştik ve aynı durum oluşmuştu. Neyseki sonraki kısımlarda daha fazla susuyoruz ve daha fazla ândayız; etrafın, yürüdüğümüz yerlerin, vadinin, derenin ve dağların daha fazla farkındayız. Yine bol bol ahududu yiyorum, yine yaban mersinlerini ıskalıyorum; tarih tekerrür ediyor.

Ve Olgunlar'dayız. Grubun bir kısmı gelmiş, bir kısmı arkadan geliyor. Üç gündür ilk kez ağaç görüp seviniyorum; özlemişim! Birkaç saat burada takılıyor ve aracı bekliyoruz. Bu esnada mıhlama yiyor, çay içiyoruz ama hem bu mıhlama, tam olarak olması gerektiği gibi yapılmadığı hem de her geçen gün peynirden daha fazla uzaklaştığım için (ki beni yakından tanıyan ama son bir-iki yılda pek görüşemediklerim, bu durumu ufak çaplı bir şok ile karşılıyor) çok da keyif almıyorum. Bir de bir bardak çay için 1,5 TL vermekten memnun değilim. Neyseki güzel çay en azından! Bir de servis yapan genç çocuk pek tatlı, güler yüzlü...

Saatler geçiyor, bizi alacak olan araçlar geliyor; çantaları araçlara yüklüyor ve yola düşüyoruz. Önümüzdeki iki saat, hayatımın en kötü iki saatleri arasında ilk üçe sağlam bir giriş yapıyor. Hava çok sıcak, klima çalışıyor ama sadece kendini soğutuyor. Yeni ve modern minibüslerde açılır pencereler olmadığı için sadece üstten havalandırma ile çok az miktarda oksijenle buluşabiliyoruz; üstelik şoför abimiz yine coşuyor! Sürekli gaz-fren-gaz-fren-gaz-fren şeklinde kullanması ve virajları çok sert alması sonucunda midem ağzıma geliyor, başım kazan gibi oluyor ve resmen hayata küsüyorum. O an o yolculuğun bitmesi için her şeyi yapabilirim! (Her şeyi derken, ciddiyim) Ama bitmiyor; daha doğrusu öyle bir hissiyat ki hiç bitmeyecek gibi geliyor. Artık hayatımızın geri kalanı bu sanki: Korkunç virajlı yollarda, korkunç bir sıcak altında, korkunç şoförlerle gideceğiz sürekli. Cehennem, bundan daha kötü bir yer olamaz. Sadece yanmakta ne var, sıkıysa buraya gelsinler! Bana birbirinin aynı gibi gelen Karadeniz müzikleri de cabası.

Ama bitti valla! Ohh! İki saat bir şekilde -üstümüzden- geçiyor ve Yusufeli'ne varıyoruz. Kendimizi minibüsten dışarı attığımızda hemen herkesin benim gibi yamulduğunu fark ediyor ve tuhaf bir şekilde seviniyorum. En azından yalnız değilmişim bunu çeken. İnsanoğlukızı ne acayip varlık, tek acı çekenin sen olmadığını bilmenin rahatlatması ne garip bir hâl!

İşte orada bir çeşme var. Hırsla yüzüme suları çarpıyor, bir nevi suyla kendimi döverek kendime gelmeye çalışıyorum. Yeterli olmuyor, kafayı da sokuyoruz suyun altına ve biraz olsun ferahlıyoruz. Bir de güzel dondurma bulursak şimdi... (Dondurmayı çok sevdiğimi söylemiş miydim?) Dursun abiler bir çay bahçesine doğru gidiyorlar ve orada dondurma varmış! Yaşasın deyip gidiyoruz ama bir de bakıyoruz ki golf dondurma! Bir istisna* hariç yıllardır paketli-hazır-fabrikasyon dondurma yememişim, şimdi yemeye de hiç niyetim yok. İlçede kendi dondurmasını yapan olup olmadığını soruyoruz, önce bizi kaçırmamak için olmadığını söylüyorlar, sonra bakıyorlar ki yine de orada yemeyeceğiz, "haaa az ileride bir pastane var" diyorlar. Yine yaşasın! Biraz yürüyor, bir tane daha hazır dondurma (bu seferki algida galiba) satan yer gördükten sonra -danananam- işte orada, klasik bir pastane! Hemen soruyorum ve evet, kendileri yapıyorlarmış! Beş-altı kişi siparişlerimizi veriyor ve biraz sonra gelen bebekleri afiyetle yiyoruz. Sade ve kakaolu çok güzel, çilekli yine yalan! Tıpkı Giresun'daki gibi burada da çilekliyi aroma ile yapmışlar ve bence yenecek bir şey değil. Lakin ben hariç kimse takılmıyor; hatta ifade ettiğimde, kimse için fark etmediğini görüyorum. Ağız tadımız iyice bozulmuş gençler, dikkat! Çoğunluk ne yediğinin falan farkında değil.

* İstisna, en olmayacak grupla gerçekleşti hem de. Geçen yaz Bayramiç'te dört ekolojikgil arkadaş, fena hâlde aş erdiğimiz için dayanamayıp köy bakkalından bulduğumuz rezil dondurmayı (dondurma derken, lafın gelişi...) yemiştik. Off, insanların birçoğunun dondurma normunun artık bu olduğunu bilmek içimi acıtıyor.

Velhasıl sonunda epey kendimize geliyoruz. Şükür! Cehennem mode off. Bu arada porsiyon beni yine kesmiyor, yine biraz da külahla alıyorum. Resmen Giresun'daki dondurma hikâyesinin tekrarı...

Ve yola devam etme vakti. Hâlâ epey yolumuz var ama en azından aşırı virajlı, dar, yer yer toprak yollar sona erdi. Şimdi onlarca tünelden geçerek* Artvin'e, oradan Borçka'ya ve oradan da Karagöl'e gitmece...

* Geçen yazıda asfalt yola sevindiğimi insanlık çelişkilerimden biri olarak dile getirmiştim, bu sefer de tüneller için benzer bir şey paylaşacağım. Bu bölge, gidenler bilir, fazlaca dağlık bir bölge ve belli ki eskiden çok ama çok virajlı yollardan gidiliyormuş. Sonrasında özgürce akan Çoruh'un önünü muhtelif yerlerde kesip baraj yaptıklarında, su seviyesi yükseleceği için daha üst kısımlara yollar yapmışlar ve dağları oyarak burayı bir tünel cennetine (!) çevirmişler. Hayattaki duruşum gereği barajların, tünellerin, doğa ile bu kadar oynanmasının yanında değilim tabii ki ve fakat bir yandan da kendimi, için için şükrederken buluyorum (baraja değilse de tünellere). Zira buraları bu kadar rahat geçemesek, iyice zorlaşacak bu bölgelerde dolanmak. Haa, bu kadar dolanmak, gezmek, görmek şart mı? Bu ayrı bir konu. Tüm zorlanmalarıma rağmen, bana sorsalar, ben yine tünel münel yapılmamasını, gerekirse gezememeyi tercih ederim. Ama bu, tercih etmediğim durumun sonucunun bir şekilde benim de hayatımı kolaylaştırdığını yadsımamı gerektirmiyor. Fakat evet, o an için benliğime iyi geldi bu durum.
Baraj nedeniyle sular altında kalan ve boşaltılmak zorunda kalınan köyler (koskoca Yusufeli ilçesi de sular altında kalacağı için ilçeyi bile yukarıya taşıyorlar, bir-iki yıl içinde), yerinden edilen ve edilecek olan binlerce insan, binlerce ağaç; yaşam alanı daralan, değişen, belki de yok olan milyonlarca canlı için ise içim sızlıyor, 1,5 yıl önce geldiğimde olduğu gibi.

Borçka'ya vardık, marketten eksiklerimizi tamamladık ve yönümüzü yukarılara çevirdik. Hava yavaş yavaş kararıyor. Yol çok keyifli, her yer ağaç, evde hissediyorum kendimi. Nasıl bir yere gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yok ama şu an geçtiğimiz yerlerin güzelliği bana çok iyi hissettiriyor. Sadece ormanlık olması da değil, sık sık kayalardan süzülen sularla, oluşan minik dereciklerle karşılaşıyor ve hayran hayran bakıyorum. Nerede üç saat önce  hayata küsen adam, nerede ben! Her şey geçici mi demiştik?

Derken bir anda sis basıyor ve birkaç saniye içinde görüş mesafemiz beş metreye falan düşüyor. Yolları çok iyi bildiği ve alışkın olduğu için şoförün tedbirsiz gitmesinden endişe ediyorum ama yok, siste bunu yapmıyor ve gayet yavaş ve güvenli kullanıyor. Hem akşamın çökmek üzere olması hem de yoğun sis nedeniyle nerelerden geçtiğimiz belli değil, hayâl meyal yol kenarındaki ağaçları görüyoruz zaman zaman; adeta rüyada gibiyiz. Argın yanımda İngilizce bir şeyler mırıldanıyor; bu minvalde şeyler, rüya müya diyor. Bir yerden sonra asfalt yol parke taşa dönüyor (Sonradan anlayacağım üzere Karagöl yol ayrımına gelmişiz ve 7 km. kadar yolumuz kalmış). Tıkır tıkır devam ediyor ve bir süre sonra duruyoruz: Geldik! Hava artık tamamen karanlık ve üstelik sis çok yoğun. Göz gözü görmüyor. Gerçekten rüya olabilir; kendimi çimdikliyorum, uyanmıyorum. Galiba değil.

Birkaç dakika diğer minibüsü bekledikten sonra çantaları sırtlanıyor ve önden giden ekibi takip ediyoruz. Hiçliğin içine doğru bir yürüyüş, nereye gittiğimiz belli değil, tek yaptığımız güvenmek ve takip etmek...

Dik sayılabilecek bir inişten dikkatle yürüdükten ve ahşap bir köprü ile minnak dereyi geçtikten sonra açıklık bir alana varıyoruz. Başka çadırlar da var burada. Yürürken muhtelif tabelalar da görmüştüm. Burası bir tabiat parkı belli ki, şu Orman Müdürlüğü'nün falan işlettiklerinden.

Çadırlarımızı kuruyoruz. Sis hâlâ çok baskın, çevreyi pek algılayabilmiş değiliz ama bir ormanın içinde olduğumuz kesin. Çok hafif yağmur çiseliyor ve bu, kokuları muhteşemleştiriyor. Ohh, çok güzel bir yerdeyiz "galiba". :)) Çadırı kurduğumuz yerin iki metre ötesi gölmüş, ilk geldiğimde onu bile fark etmemişim. Sahi Karagöl'e geldik biz, değil mi? Bunu bile akıl edememişim. Yol fena sersemletmiş beni.

Bu arada bir görevli geliyor ve çadır başına 25 TL olan ücreti istiyor. DOKADAK olarak biraz forsumuz var ki 12 çadır için 7 çadır parası ödemek üzere anlaşıyor bizimkiler. Çadır başına kaç para düşeceğini hesaplamada zorluk çektiklerini görünce devreye giriyorum: 15'er TeeLee. Bayılıyorum bu hesap kitap işlerine.

Bir şeyler atıştırıyor ve kendimize gelmeye başlıyoruz. Yan tarafta, geldiğimizde orada olan çadırdan ufak tefek destekler geliyor, pek hoşuma gidiyor. Yaşasın birileriyle bağlantı kurmak! Bizim fenerin az aydınlattığını görünce iyi yanan bir fener veriyor, birkaç kere herhangi bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyor iki karaltı. Sonraki dakikalarda Feridun Düzağaç vb. müzikler geliyor oradan, ki buna da kocaman bir ohh! Karadeniz müziklerinden iyice fenalık gelmişti :)) Karaltılarla tanışmak yarına kalacak. Bu gece bir başka çadır ekibi ile haşır neşir oldu bizimkiler, ateş yakmış olan birkaç kişi... Ben de biraz takıldım o tarafta ama çok duramadım, oraya ait hissetmedim bir türlü. Birlikte geldiğimiz ekip de kocaman bir ateş hazırlığı yapıyordu. Bugün son gündü ve onların deyimiyle gala gecesi idi. Rakılardan, şaraplardan bahsediliyordu ama hiç takılasım gelmedi; kısmen yorgunluktan kısmen de bu yazının başlarında anlattığım bağlantısızlıktan olsa gerek. Hiçbir yerde barınamayınca çadırıma gidiyor, yatıyorum. Önümüzdeki saatlerde epey bir içilecek, şarkılar-türküler söylenecek ama ben ilk 10 dakikadan sonrasını duymayacağım. Yorulmuşum.

Bu arada 1.400 metredeyiz ve bir gün öncesine göre epey ılık denebilir. 2.800'lerdeydik, malum. İki üşümeli gece sonrası rahat ediyorum.

Gün 5

Sabah erkenden kalkıyorum. Karadeniz'de hep erken uyandım, çoğunlukla 6 civarında. O saatin dinginliği bir başka oluyor ama günlük hayatımda çoğu zaman bir-iki saat daha geç uyanıyorum maalesef. Yani maalesef de değil aslında, demek ki vücut ancak uyanmak istiyor ama o saatleri yaşamak da pek keyifli işte!

Ne kadar muhteşem bir yerde olduğumu şimdi algılamaya başlıyorum. Çadırı da ne güzel bir yere kurmuşuz, hasbel kader.

Göl, orman, kuşlar, her şey çok canlı!

Bizim gruptan sadece bir-iki kişi ayakta. Günaydınlaşıyorum, ki dört gündür beraber olmamıza rağmen o an'a kadar bunu bile yapamadığım kişiler. Ve bu kadarı bile iyi geliyor. Sonra bu kişilerden biri çay ikram ediyor, sevinerek kabul ediyorum: iletişim kuruyoruz yahu! İki satır sohbet bile ediyoruz. Ohh.

bu da dışarıdan...
Sonra tesisin olduğu tarafa doğru gidiyor, tertemiz olmasına şaşırarak alafranga tuvaleti kullanıyorum (Yaşasın taharet musluğu!). Gölün etrafında yürümeye devam ediyor ve bir süre sonra anlıyorum ki göl boyunca kıyıdan kıyıdan patika yol yapmışlar ve galiba devam edersem aynı yere, çadırlara varabileceğim. Öyle de oluyor. Mest bir şekilde, tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş yürüyorum gölün çevresinde. Bütünüyle bitki çeşitliliğine hayran kalıyor, yerin üstüne fırlamış ağaç köklerini heyecanla izliyorum. Burası da cennet olmalı! 24 saat içinde cenneti de cehennemi de yaşadığımı fark ediyorum. Ne kadar hatırlasam, hatırlatsam az: Her şey geçici...



Turum bitiyor ve yeniden kamp alanındayım. Gruptan biraz bağ kurabildiğim bir arkadaşla ve hemen hiç kuramadığım bir-iki kişiyle daha sohbet ediyorum. Biter ayak artan bu iletişim hâline hem şaşırıyor hem seviniyorum. Bir yandan da dünkü karaltılarla, yani komşularımla tanışıyorum: Rukiye ve İlknur kardeşler. Beni bile şaşırtan hızla arkadaş oluveriyoruz. Kahvaltı hazırlamışlar, buyur ediyorlar; sevinçle katılıyorum keyiflerine. Günlerdir yaptığım en güzel kahvaltı: bir sürü çeşit, güzel de bir çay var; üstelik iki tatlı insanla sohbet eşliğinde... Rukiye genel hâlime çok şaşırıyor: "Sen ne kadar dinginsin öyle yahu!", "Ne kadar sakin konuşuyorsun." gibi cümleleri sıralayıp duruyor. 5-6 yıl önce İstanbul koşturması içindeyken görseydi beni, yine öyle mi düşünürdü bilmiyorum. Sahi o zaman nasıl biriydim? Emin değilim.

Güzel doğa, güzel kahvaltı ve güzel komşuların bileşkesi, burada en az bir gün daha kalmam gerektiğini söylüyor bana. Şimdi yine bir araca binip haldır huldur herhangi bir yere gitme isteğim yok. Önce buranın tadını çıkarmak, en az bir gün sakinlemek, durmak istiyorum. O esnada Argın-Ebru-Burcu da göl etrafında tura çıkmışlardı, geldiklerinde bunu onlarla paylaşıyorum ve zaten onlar da benzer bir noktadalarmış. Birkaç saat sonra ekibin kalanını gönderecek, dördümüz şimdilik burada devam edeceğiz.

son dakika sosyalleşmeleri...
Büyük grupla son saatler, yine birileriyle sohbet ederek (allah allah, son günü beklemişiz!) geçiyor. Sonrasında yavaş yavaş çadırları, çantaları topluyor ve yola düşüyorlar. Öncesinde güzelce vedalaştım her biriyle, son günkü bu hâller sayesinde tamamlanmışlık hissi oluşuyor içimde. Bugün böyle geçmeseydi, sanırım bir tuhaf anacaktım bu birkaç günü.

Artık büyük grupla olan faaliyet bitti, mini grup faaliyetimiz ise tahminen birkaç gün daha devam edecekti.

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

7 Eylül 2017 Perşembe

Hey gidi Karadeniz - 1

Ayvalık'tan Rize-Ardeşen'e, 1.770 km.lik motorize yolculuk sonrasında (yolculuk yazıları için: motorize günlük - 1, motorize günlük - 2), sıra geldi sebeb-i Doğu Karadeniz ziyaretimize.

Doğu Karadeniz yaylalarına çıkmak, oralarda bulunmak, yürümek, çay falan içmek birkaç yıldır aklımdaydı ama bir türlü gerçek bir niyet koymamış olmalıyım ki bu yıla kadar kısmet olmadı. Gerçi 1,5 yıl önce kış aylarında gitmiştim ama o mevsimde yükseklere tırmanmak hayâl tabii.

Bu sefer işi sıkı tuttuk; bahar aylarından itibaren Ebru ile konuşmaya başladık, Haziran'da konuyu iyice gündemimize alırken başka kişilerle de flört edildi. Sonuç olarak dört kişilik bir ekip (Ebru-Argın-Burcu Ü.-ben) ile yola çıkmaya karar verdik.

Ebru'nun, konuyu konuşmak üzere açmış olduğu vatsap grubunun adına verdiği Hey gidi Karadeniz, benim için tüm yolculuğun adı olarak kaldı bu arada.

***

İnsan genelde bilmediğinden korkar ya hani, ben de öyleyim. O tarafları hiç bilmediğim için hep bir çekinme hissediyordum. Gidecek yerler nasıl araştırılır, nasıl yol-iz bulunur, kimlerle bağlantıya geçilir... Zaten internetten araştırma yapmak da pek sevdiğim bir şey değil... Ve ayrıca yaz boyunca hep yollarda olacaktım; sabit bir düzenim yok, bilgisayarım yanımda değil... Bu nedenlerle tembelliğimi birleştirince, müstakbel yol arkadaşlarıma "Yaa ben hiç araştırma falan yapmak istemiyorum, siz ne derseniz, nereye götürürseniz bana uyar; siz bakının" minvalinde şeyler yazdım. Sağ olsunlar, mırın kırın eden olmadı (içlerinden ettilerse günahları boyunlarına :P ).

Gel zaman git zaman, tam son güne geldik, ertesi gün buluşup yola düşeceğiz; karşımıza bir anda yepyeni bir seçenek çıkıverdi: Meğer tam da yola çıkacağımız gün, Doğu Karadeniz Doğa Sporları Kulübü'nün (DOKADAK) bir faaliyeti varmış ve eğer istersek katılabilirmişiz. O bölgedeki yerler hakkında o kadar bilgisiz ve cahilim ki "Nerelere gidiyorlarmış peki?" sorusunu bile soramıyorum Ebru'ya, zira bir şey ifade etmeyecek. Fakat şöyle bir bilgi geliyor: Çok acayip, çok güzel, herkesin gitmediği, gidemediği yerlere gidilecekmiş; üstelik yılda sadece bir kere yapılan bir programmış bu.

Müthiş bir şans (?), tesadüf (!) ya da her neyse... Diğerleri biraz araştırma yapmış olsa da son gün itibariyle ne yapacağımız, nerelere ve nasıl gideceğimiz hâlâ belli değildi zaten. Bu fırsatı değerlendirmek iyi fikir gibi görünüyordu. Soru işareti yaratan tek husus ise bu tercihin bir miktar masrafa yol açacak olmasıydı. Faaliyet ücretsizdi ama araçla yapılacak transferler için kişi başı 175 TL civarı bir şey düşüyormuş. Biraz indirirler mi, hiç olmazsa 4 kişi için 3 kişi parası versek olur mu vs. derken katılmaya karar verdik. Doğu Karadeniz keşfine pek gidilmeyen, "acayip" yerlerden başlamak büyük bir ayrıcalık olacaktı.

Gün 1

Ardeşen'e önceki gün varmıştım, Ebru zaten oradaydı; Argın ve Burcu ise bu sabah geldiler. Erkenden kalkıp hızlı bir kahvaltı ettikten sonra birkaç işi ışık hızıyla halletmemiz gerekiyordu. Yaklaşık bir buçuk saat içinde Ebru için kulüpten bir çadır bulduk, kampta kullanmak üzere kamp tüpü satın aldık, ben motoru servise götürdüm ve o sırada gıda alışverişinin de bir kısmı yapıldı. Nihayetinde otogarda diğer katılımcılarla buluşup yola düştük. Grubun erkek ağırlıklı olduğu dikkatimi çekiyor. Bizimkilerden başka dört kadın daha var. Bu arada yola çıktığımız dakikalar itibariyle hâlâ nereye gittiğimizle, ne yapacağımızla ilgili pek bir fikrimiz yoktu.

2 servis aracı, yaklaşık 20 kişilik grubu ve dev çantaları aldı ve Artvin - Yusufeli'ne doğru ilerlemeye başladık. Bu dakikalarda, düşündüğümden daha uzun bir yolu araçla yapacak olduğumuzu fark ediyorum ve içim hafiften sıkışıyor. Araçla yolculuk çoğu zaman bayıyor beni, içim kıyılıyor; hele ki dar ve virajlı yollardaysak ve şoför abilerimiz "erkekliklerini" direksiyonda ispatlamaya çalışıyorlarsa; ki bir sürüsü bunu yapıyor... Uzun saatler gittikten sonra Yusufeli'ne vardık, eksiklerimizi orada tamamladık, -galiba belediyenin ısmarladığı- cağ kebaplarını yedik ve 2 saat kadar daha yol gittik. Yol dardı ama büyük kısmı asfalttı. Yakın zamana kadar son kısım toprakmış ve aynı yol 4 saate kadar sürüyormuşmuş. Ohh, zaman zaman asfaltın varlığına da şükrediyorum (insan olmanın getirdiği birtakım çelişkiler işte). Ki buna rağmen sürekli gaz-fren-gaz şeklinde gittiğimiz için epey zorlandım. Akşam üstü saatlerinde Yaylalar köyünü geçip Olgunlar denen mevkiye ulaştık. (İyi ki de ulaştık, Karadeniz müzikleri ile biraz daha gitseydim bayılabilirdim. ((: ) Birkaç yüz metre ileride kamp yapacaktık. Bugün yürüyüş yoktu. 2.100 metredeydik.

Olgunlar hatırası (bizim dörtlü)

Tabii yol boyunca, nasıl bir faaliyetin içinde olduğumuza dair verileri indirmeye başladık. Bugün (salı) yürümeyecekmişiz, sadece kamp kurup dinlenecekmişiz. Yarın (çarşamba) bir miktar yürüyüp daha yukarılarda, Dilberdüzü denen yerde kamplayacakmışız. Ertesi gün (perşembe) Kaçkar Dağı'nın zirvesine çıkıp (Vayy; bu bir zirve turuymuş meğer!) Dilberdüzü'ne dönecekmişiz. Cuma günü tekrar Olgunlar'a inip ve oradan kuzeye doğru devam edip arada bir bölgede kampladıktan sonra son gün (cumartesi) Naletleme Geçidi denen -adı üstünde- epey zorlu bir kısmı aşıp Kaçkar'ın kuzey tarafında yer alan Kavron Yaylası'na varacakmışız (bu da Trans Kaçkar dedikleriymiş yahu!) ve faaliyet burada sona erecekmiş. Oradan bizi alacak olan servislerle de Ardeşen'e dönülecekmiş işte.

Faaliyetin sorumlusu Dursun Abi yolda, katır isteyip istemediğimizi soruyordu. Başta yanlış duyduğumu sandım ama sonradan düştü jeton: Tüm bu yürüyüşler sırasında bir yandan çanta da taşımak zorlayıcı olduğu için, isteyenler bunları katırlara yüklüyormuş ve hafif bir şekilde, rahat rahat yürüyebiliyorlarmış. Bizim dört kişilik grup çanta vermek istemedi. Hem buna bütçe ayırmak* isteyen yoktu hem de katırları bu şekilde kullanmanın doğru olup olmadığına dair soru işaretlerimiz vardı. Ayrıca en azından kendi adıma, yürüyüşlerde çantamı taşımaya alışkındım ve buna gerek duymayacağımı sanıyor ve de umuyordum. Gerçi yürürken çadır, uyku tulumu, bir sürü yiyecek malzemesi vs. taşımayalı çok olmuştu ama görecektik bakalım.

* Merak edenler varsa; bir katır üç çanta taşıyor; Olgunlar'dan Dilberdüzü'ne 120 TL (çanta başı 40 TL), Dilberdüzü'nden Nanetleme öncesinde kamplayacağımız -adını unuttuğum- yere 150 TL, son gün Lanetleme'yi aşarken ise 350 TL istiyorlardı. En azından bizim ekibe verdikleri fiyatlar bu şekildeydi. Bu arada Lanetleme için istenen fiyat farkına dikkat! Belli ki gerçekten haşadımızı çıkaracak bir etap olacaktı; hele ki çantalarla...

2.100 metrede olmak ilginç bir his. Son ağaçlar 2.000 metreler civarında yetişiyor ve bundan sonra ağaç görmek artık hayâl oluyor. Ormanın içinde yaşadığım üç yılda, ağaçlarla çevrili olmaya pek alışmışım ve yoklukları ilginç hissettirdi. Velhasıl Olgunlar'da birkaç ağaç daha gördük, sonraki birkaç gün ise göremedik.

Ne diyordum; Olgunlar'a vardık, 2.100 metredeyiz, hava -bildiğim Ağustos günlerine göre- serin sayılabilir ama sıkça duyduğum yükseklerin çok soğuk olması durumuyla henüz karşılaşmış değilim. Oradaki mekânda birkaç çay içtik, diğer katılımcılarla biraz sohbetleştik, şakalaştık. Özellikle Cumali abinin şakaları, hikâyeleri epey komikti. Fakat bir yerden sonra ortamdaki sürekli konuşulma hâllerinden yoruluyor ve kendime sessiz alanlar açmaya çalışıyorum. Bu arada not defterim yanımda ve ara ara yaşadığımız minik an'ları kayda geçiriyorum ki daha sonra hızla unutmayayım. Bu minicik yazıp çizmelerim çok dikkat çekiyor ve özellikle ilk birkaç gün sürekli konusu ediliyor. Sanırım yazıp çizmeyle pek arası olmayan bir gruplayım. "Aaaa yazar mısın sen?", "Ne yazıyorsun?" vs. Alt tarafı not düşüyorum aslında.

Çadırları kurduk, yerleştik; Yusufeli'nden yemek yapmak üzere aldığımız ama kamp süresince daha ziyade sallama çay içmemizi sağlayan alüminyum tenceremizde su ısıtıp çay keyfi yaptık. Hava karardı, ayrıca biraz serinledi ama hâlâ fena değil. Ve çoğumuz, çok geç olmadan çadırlara çekiliyoruz. Bir gün önce dolunaydı bu arada ve bir süre sonra şahane bir ay manzarası çıkacak ortaya. Yan tarafımızdaki kayalık dağa şavk'ı vurmaya başladı bile, ortalık neredeyse gündüz yerine dönmek üzere. Beklesem mi şu ayı, beklesem ya, görmeden yatmasam ya derken ay bana yetişemedi, ben uykuya gittim. Gece gördüm ama, çişe kalktığımda...

Günün gerginliğini Ebru ve Argın'ın yaptıkları alışverişe dair yaşadım(k). Bence o kadar az şey almışlardı ki yol boyunca bunların yetmesi çok zor olabilirdi. Konserveler, makarnalar, kuruyemişler; hep kıtı kıtına yetecek kadardı. Üstelik dağlara çıkıyorduk ve biraz ihtiyatlı gitmek gerekirdi. Öte yandan fazla yük taşımama kısmı da vardı tabii... Ben motoru servise bırakırken alışveriş onlara kalınca böyle olmuştu. Bu işlerde ben de dev tecrübeli sayılmam ama onlar benden biraz daha tecrübesiz. Velhasıl durum böyle olmuştu ve başlarda biraz kızdığımı hissetsem ve ilk günler ara ara söylensem de sonraki günlerde iğneyi kendime batırmaya başladım. Madem onlara güvenmeyecektim, yola çıkmadan önce daha fazla sorumluluk alsaydım ya da en azından market vs. bulunmayan yerlere çıkmadan önce ne aldıklarını iyice soruşturup ona göre ekleme yapsaydım. Hem bunları yapmayıp hem kızmış olmam pek doğru değildi tabii.

Gün 2

Sabah 6'da zımba gibi (ne komik laftır bu da) kalktım. Çadırları ve çantaları topladık, karnımızı doyurduk ve Dilberdüzü'ne doğru yola düştük. Her yerden sular akıyor, iki yanımız kocaman dağlarla çevrili, vadiden yürüyor, sürekli yükseliyoruz. Grubun çoğu çantasını katırlara vermiş, sadece bizim dörtlü artı birkaç kişi kendi yükünü taşıyor. Yolda ahududu çalılarıyla karşılaşıyoruz ve dalından ilk kez yiyorum. Pek güzeller ve yemekten zaman zaman yürümeyi unutuyorum! Doğanın cömertliğine teşekkür edip duruyorum. Yaban mersini de varmış ve çok çok güzelmiş ama denk gelmedim (bizim buralarda, güneyde - alçaklarda da oluyor yaban mersini ve kesinlikle "çok çok güzel" denecek bir şey değil; farklı bir tür olmalı). Güneş gittikçe etkisini gösteriyor ama yorulduğunda altına saklanacak bir ağaç bulma şansı yok; ilk kez böyle bir şey yaşıyorum. Sıcaktan patlasam da çaresiz duruyorum öylece. Ama en azından nem yok bu irtifada, dolayısıyla epey sıcaklasak da aşırı bir bunalma oluyor. Kafayı, enseyi, kolları kapatmanın önemini fark ediyorum ama yanımda hiç uzun kollu yok. O gün değilse de ertesi gün, peştemalımla gezmeyi ve onla açık kalan yerlerimi örtmeyi akıl ediyorum.

Konumuzla doğrudan bir ilgisi yok ama bir ara kampçı çantamın Hülya'nın, ayağımdaki şalvarın Begüm'ün, şapkamın Çağım'ın, peştemalin Handan'ın, iki yıldır kolumdan çıkarmadığım bilekliğin Sevil'in, tişörtlerimin çoğunun muhtelif dostların hediyesi, hatırası; küçük sırt çantamın kim olduğunu bile bilmediğim birinin Çandır'da unutması olduğunu fark ediyorum. Böylece gittiğim yerlere bir sürü insanı da götürüyorum, bir şekilde. İyi geliyor bunu hissetmek.

Öğlen saatleri itibariyle Dilberdüzü'ne varıyoruz. Rakım 2.800 metre. Ağaç ve gölge yokluğunda güneş altında oturup duruyoruz çaresiz. Akşam üstü ise güneş dağın arkasına saklandığı anda bir serinlik kaplıyor ve her geçen dakika hızla soğuyor hava. 700 metrelik değişimin ve tabii havada nem olmamasının, gece-gündüz sıcaklık farkına çok ciddi bir etki yaptığını görüyorum. Üstüme giyecek tek kalın kıyafet, yola çıkmadan önce babamdan aldığım kapşonlu sweatshirt iken (hazırlıksız yola çıkmayı sevdiğimden bahsetmiş miydim?), altıma giyecek bir şeyim ise hiç yok(tu); neyseki Yosun'un babasının motorcu pantolonu var artık. Akşamları lâzım olacak gibi, hele ki yarın.

Seda'lı fotoğrafımız (Görkem niye yok!?)
Öğlen barbunya konserveleriyle karnımızı doyurduk ama Cumali abi, Ferdi ve Zekeriya'nın dereden tuttukları kırmızı benekli alabalıkları pişirdi ve bize de ikişer tane ikram ettiler. Tok karna da olsa dev afiyetle yiyoruz. Sonra da çay, muhabbet derken yavaştan akşamı ediyoruz. Bu arada yıllardır görmediğim arkadaşlarım Seda ve Görkem'le karşılaşıyoruz. Onlar da bizim iki gün sonra yapacağımız Trans Kaçkar'ı tersten yapmışlar, kuzeyden başlayıp güneye geçmişler.


Dilberdüzü kamp alanımız
Akşam saatlerinde bizim mini grup içinde ufak bir gerginlik yaşıyoruz. Fazla fazla yiyecek getirmediğimiz için dikkatli kullanmamız gerekiyor; bunla birlikte, acıktığımızda da yememiz. Bu dengeyi iyi kurmak lâzım. Argın ve ben akşam saatlerinde tarhana çorbası içmek istiyoruz, Burcu hık-mıklıyor, "bugün yapmasak" falan diyor; ben biraz geriliyorum. Sonra Burcu tarhanayı getiriyor -pek adetim değildir ama- tripli tripli "yok istemiyorum, boşver" falan diyorum. ((: İkidir ortaya çıkan yiyecek gerginliği, önemli bir noktayı görmemi sağlıyor: Bu tip yolculuklara çıkarken herkesin kendi yiyeceğini hesap etmesi ve kendine göre, kendi taşımak istediği kadar alması önemli, hele ki sıkı fıkı, birbirini çok iyi tanıyan bir grup değilse... Ayrı ayrı alınır ama tabii ki sonra yine diğerlerine ikram edilir, birlikte yenir vs.

Hava karardıktan kısa bir süre sonra yatıyoruz. Zira ertesi gün saat 2'de (sabaha karşı yani, iki ey em) yola düşeceğiz. Aslında 4'te çıkacaktık ama faaliyet sorumluları, havanın çok ısındığı için bizden önceki gün çıkan grupların ne kadar zorlandığını ve tırmanışın epey zorlaştığını duyunca bunu öneriyorlar bize. Dolunay yeni geçtiği için ayın ışığı da epey yardımcı olacak; grup kabul ediyor. Saatleri 1:40'a kuruyor ve kendimizi uykuya bırakıyoruz.

Gün 3

Soğuk bir geceydi, zaman zaman üşüyerek uyandım. Yazlık uyku tulumu ile zorlanıyor ama idare edebiliyorum. 3.000 metreye yaklaşınca şartlar çetinleşiyor. Sabahın, -yani gecenin- köründe alarmımız çalıyor ve kalkıyoruz. Neyseki Argın'ın fazla bir polarımsı bluzu var; bendekiyle üst üste giyince anca idare ediyorum; ciddi soğuk! Fakat birazdan tırmanmaya başlayacak ve hızla ısınacağız. Öyle de oluyor. Yürüyüşümüz planlandığı gibi 2'de başlıyor, takriben 2'yi 10 geçe hemen herkes üstünden birer kat kıyafet çıkardı bile. Dolunayımsının ışığı sayesinde ortalık gündüz gibi, neredeyse. Çoğu zaman kafa fenerimi bile açmadan yürüyorum. Önümde Ebru var, sürekli çıkış onu biraz yormaya başlayınca, zorlandığı noktalarda çantasından hafifçe itiyorum. Desteklenmek ona, desteklemek bana iyi geliyor. Vermek ve almak arasındaki sınır, her zamanki gibi çok ince.

İlk iki gün birkaç kere demişlerdi: "Bir yere çıkacağız ve oradan size zirveyi göstereceğiz. 'Aha zirve, devam edebileceğini düşünenler gelsinler, yapamayacaksanız burada kalıp bizi bekleyebilir ya da yavaş yavaş geri dönebilirsiniz.'" İşte o noktaya galiba saat 6'ya doğru ulaşıyoruz. Hava çoktan aydınlandı, zirve gözümüzün önünde ama birkaç saatlik sıkı bir tırmanış daha var. Argın ve Burcu biraz tereddüt ettikten sonra devam etmeyeceklerini söylüyorlar. Bir de Zekeriya'yı arkada bırakıyoruz, zira dün dizinde ciddi bir şişme oldu ve fazla zorlamaması iyi olacak. Ebru da kararsız ama gelmeye karar veriyor.

-"zorlu bir iniş" dediğim yer-
Derken biz bir şeyler atıştırma derdindeyken ve henüz hazır değilken grup bir anda harekete geçiyor. Üstelik Argın ve Burcu'nun devam etmeme kararı sonrasında, hazırladığımız çantaları, yanımıza aldığımız yemekleri falan yeniden dağıtmamız gerekiyor. Apar topar bunları yapmaya çalışıyoruz ama grup çoktan uzaklaşmaya başladı. Pek sık karşılaşmadığım bir sinir hâli çıkıyor içimden. Niye beklemiyorlar yahu? Böyle mi olur bu işler! Arkada kalanları gözetmeleri gerekmiyor mu? Sağ olsun Ferdi bekliyor ve işleri hallettikten sonra zorlu bir inişten inmeye başlıyoruz. Derken birkaç on metre ve bir-iki dakika sonra Ebru da yapamayacağına, zorlamasına gerek olmadığına kanaat getiriyor ve o da dönmeye karar veriyor. Yeniden bir çanta, eşya, yiyecek paylaşımı; yine zaman kaybediyoruz. Öndeki grup en az 10-15 dakika ileride. Öfkeleniyorum. O sırada Ebru'ya bir tane konserve atıyorum ama biraz aşağısına düşüyor. Onu almaya çalışırken, panik oluyor ve oradaki küçük bir kayacığı üstüme yuvarlıyor. ((: Şansıma ayağımın 10 cm. yanında durdu kaya. Panik hâlinde bi' nefes almak, sakinlemek, ani hareket etmemek lâzım ama bu paniğin tanımına ters, di mi? (: Ve sonunda Ebru'yu da geride bırakıp Ferdi'yle, etabın belki de en tehlikeli kısımlarından birinde, hızlı bir şekilde inmeye başlıyoruz. İnerken söyleniyorum sürekli, sinirim geçmiş değil. Neyseki riskli hızdaki inişimizde bir sorun yaşamıyor, bir süre sonra da grubu yakalıyoruz. Diğerleri yorulduğumuzu görüyor ve -yavaş gidenler arkada kalmasın diye hep yapıldığı gibi- benim önlere geçmem için sesleniyorlar ama tribimi atıyorum kendimce: "Yok, istemez; arkada iyiyim!". Kızdığımı anladıkları şüpheli gerçi, muhtemelen dağ dağa kızmış, dağın haberi olmamış hikâyesi... Bugünün gerginliği de bu oldu ((:

Tabii tırmandıkça öfkem geçiyor yavaş yavaş. Hem zamanın her şeyin ilacı olması hem belki de böyle yapılmasının gerekliliği, adamların bunu yıllardır yapageldiği düşünceleri dolanıyor içimde.

Yükselmeye devam ediyor ve zirveye adım adım yaklaşıyoruz. Bu sefer zorlanan bir başkasını çantasından destekliyorum; yine iki tarafa da geliyor. Ha geldik, ha yarım saat kaldı gazlamalarının yardımıyla saat 9 civarında, yani yedi saatin sonunda zirveye varıyoruz. 3.937 metredeyiz.

zirvede öz-çekim ((: alt kısımda Derin Göl


Fotoğraf için Alex'e teşekkürler.

İlk kez bir dağın zirvesindeyim. İlk kez çevrede gördüğüm tüm noktalar, olduğum yerden daha alçak. Yanından geçtiğimiz şahane krater gölü epey aşağılarda kalmış ve müthiş bir görüntü veriyor. Diğer yerler de öyle. Panaromik bir şekilde dört bir yana bakıp içime çekmeye çalışıyorum manzarayı ve orada olma hissini. Fakat zirveye çıkmak değil, orada kalmak zor derler ya; o kadar sert bir rüzgâr esiyor ki zirvede huzurlu bir şekilde durmak pek mümkün değil.

İlk kez zirve defteri görüyor, ilk kez imzalıyorum. Bunu yaşamak güzel. Bunla birlikte egosal olarak çok dev bir iş yapmış gibi şişinen bir hâlim de yok. Zirveyse zirve, nihayetinde yürüyerek çıktık işte; güzel ama büyütmeyelim. ((:

Yolculuğa çıkarken fotoğraf makinesi almamıştım ama telefonun kamerasıyla hiç adetim olmadığı bir şekilde fotoğraflar çekiyorum. Selfie ile de aram yoktur ama bu yolculukta zaman zaman bunu da yaptım.

Sonuç olarak zirvede yaklaşık bir saat kalıyor ve inişe geçiyor, zirveyi Mersin'den gelen gruba emanet ediyoruz. Onlar da saat 3'te çıkacaklardı yola.

video
bu da ağustos'ta karda yürürken adlı çalışmam

Derin Göl <3
Çıkarken, inişte çok zorlanabileceğimizi düşünmüştüm ama en azından ilk başlarda öyle olmadı. Pıtı pıtı indik gölün oraya kadar, çok da zorlanmadan. Göl tek kelimeyle muhteşemdi. Soğuk olmasına rağmen girmek de istedim ama yanımda deniz şortu ya da en azından yedek don götürmediğim için giremedim. Sanki donsuz dönsem olmazdı ama aklıma gelmedi. Cidden... ((: Orada bir süre takıldıktan sonra farklı farklı zamanlarda yola düşmeye başladık. Buraya kadar iki ana grup hâlinde inmiştik, buradan sonra herkes kafasına göre takıldı. Zaten yol boyunca her yerde babalar* var ve kaybolmak pek mümkün değil. Üstelik ağaçlık, ormanlık bir alan da olmadığı için iş iyice kolaylaşıyor.

* Yolu bilmeyenlerin de rahatça ilerleyebilmesi için konan taş üstüne taşlara böyle deniyor.

İşte bu son kısımda çok zorlandım. Hem artık yorulan bünye hem de tozlu topraklı dik iniş nedeniyle sıkça ayağım kayıyor ve güçlükle devam ediyorum. Dizlere ve bileklere fena yük biniyor, hafiften titriyorlar. Bu yola yürüyüş batonu olmadan çıkmak pek iyi fikir değilmiş belli ki ama biz o kadar son dakikada dahil olduk ki faaliyete, neyin gerekli olduğunu bile bilemeden düştük yollara. Neyse bu seferlik böyle oldu işte. Bir-iki ufak düşme ile, kendimi yaralamadan atlattım süreci.


-görüp de ulaşamadığım kamp alanı.
çadırlar, fotoğrafın tam ortasında belli
belirsiz görünüyor-
Aşağıda kamp alanımızı görüyor ama yürü allah yürü, bir türlü ulaşamıyorum. Git git git, kay kay kay, dikkat dikkat dikkat derken akşam üstüne doğru (3'ü 20 geçe falan) kamp alanımızdayım. Şükür! Çok yorgunum; çadırın gölgesine sığınıyor, bizimkilerle sohbet ediyorum. Özlemişim bir de... Grupta birkaç kişi haricinde kimseyle pek bağ kurduğumu hissetmiyorum ve son 9 saat bizimkilerin yokluğunda biraz yalnız hissetmişim meğer.

Akşama doğru ise Argın, Ebru ve Burcu ile ufak bir çember ve güncelleme yapıyoruz. Önümüzdeki iki gün epey zorlu bir yol bizi bekliyor ve bizim grubun kondüsyonu çok yüksek sayılmaz; üstelik çantaları da vermiyoruz katırlara. Gerçi kızlar bu sefer vereceklerini söylüyorlar ama yine de -grup olarak- zorlanacak gibiyiz. Ne yapsak ne etsek diye düşünüyor, buraya uzun uzun yazmayacağım alternatif çözümler yaratmaya çalışıyoruz. Belki iki saatimiz bu konuyla haşır neşir geçti ama hiç de gerek yokmuş meğer. Zira...

Akşama doğru hava birden bulutlarla kaplanıyor, rüzgâr bastırıyor ve çok şiddetli bir yağmur başlıyor. Ama ne yağmur! Yanında şimşekler, gök gürlemeleri, zaman zaman dolu ve hatta yıldırımlar... Çadırlara kaçmaktan başka çare yok, öyle yapıyoruz. Bir ara azalır gibi yapıyor, dışarı çıkıp etrafın güzelliğine bakıyor, çıkan güzel kokuları içime çekiyor, bir de çadırı kontrol ediyorum; kısa bir süre sonra ise tekrar bastırıyor. Yola çıkmadan önce çadırın su geçireceğine dair endişelerim vardı bu arada ama yüzümü kara çıkarmıyor ve ortalık kıyamet yeri iken içeride kuru kalabiliyoruz. Uzun saatler süren yürüyüşün yorgunluğu da eklenince, yarın tüm planların değişeceğinden habersiz, erkenden uyuyakalıyorum.

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

30 Ağustos 2017 Çarşamba

motorize günlük (doğu karadeniz'e gidiş) - 2

İlk üç günün hikâyesine erişmek için buraya buyrun.

***

Gün 4

Birkaç gündür Burcu ile haberleşip duruyoruz. Kerem'le birlikte Gürcistan'a Rainbow buluşmasına gitmişlerdi ve dönüş yolundalar. Onlar Doğu Karadeniz'den Yalova'ya doğru giderken ben tam tersini yapıyorum. Ortada bir yerde buluşmayı, mümkünse bir ya da iki günü birlikte geçirmeyi umuyoruz. Ve evet, bu gece bunu yapacağız galiba.

Sabah erkenden uyandım; 1.400 metrede olduğumu fazla sallamadan, çadırın üstünü bile kapamadan, üstelik yazlık tulumumun içinde ve cıbıldak bir şekilde uyuduğum için günün en soğuk saatlerinde üşüyerek... Bir şeyler atıştırdıktan ve ormanın içlerine doğru biraz yürüyüp bir süre sonra tırsıp geri döndükten sonra çadırımı ve eşyamı toplayıp çıktım yola. Bu gece nerede kalacağımı bilmiyorum, Burcu'yla -ve belki Kerem'le- nerede buluşacağımıza göre şekillenecek. Ilgaz Dağı çevresinde güzel alanlar var gibi görünüyor, belki oralarda bir yerde kamplarız.

Yola düşüyor, bir süre sonra canım çay içmek isteyince Gerede'ye giriyorum. Hemen her ilçenin merkezinde yer alan, çayı güzel ve ucuz bir çay bahçesi vardır ya hani, işte onu buluyor ve marketten aldığım tahinli kurabiye eşliğinde çayımı içiyorum. Çaycı abiye de ikram ettiğimde önce kabul etmiyor ama sonra bir tane alıyor. Çok sevdi ki birkaç dakika sonra bir tane daha istiyor ve memnuniyetle uzatıyorum. O da bu jeste karşılık olarak fazladan bir çay ısmarlıyor bana. Armağanlaşma her yerde.

Bu küçük ilçenin sakin ve mütevazı çay bahçesinde, bir yerlerden tekrar tekrar Eye of the Tiger şarkısının ilk 15-20 saniyesi kulağıma geliyor (dıttt --- dıt dıt dıt --- dıt dıt dıt --- dıt dıt dııııııııt --- --- dıtt ...). O çirkin makineyi bulmakta zorluk çekmiyorum, 1 TL ile çalışan makinelerden biri tam karşımda ama nasıl bir oyun / para tuzağı olduğunu şimdi anımsayamadım. Saydım, ilk sekiz ölçüyü çaldıktan sonra duruyor ve 10-15 saniye sonra yeniden başlıyor ve aynı sekiz ölçü... (Belli ki saatlerce, günlerce, aylarca çalıp duruyor; bana mısın demiyor; yeter ki fişi takılı olsun! Ezberlerimizle olan ilişkimize benzetiyorum bu süreci.) Zihnim tozlu çekmecelerden -doğruluğundan emin olmadığım- bir bilgi çıkarıyor hafızamdan: Bir şarkının sekiz ölçüsünü herhangi bir yerde kullanmak için izin almana gerek yok, dokuzuncu ölçüden itibaren telif hakkı giriyor devreye.

Çaylarımı içip telefonu biraz şarj edip Burcu'yla haberleşip yeniden yola düşüyorum. Onlar da Samsun civarındalar ve orta bir noktada buluşmaya çalışacağız. Bir süre ilerledikten sonra bu sefer de Ilgaz'a (Çankırı) giriyorum. Tabii giderken yolda "Ilgaz Anadolu'nun sen yüce bir dağısın." şarkısını defalarca söyledikten sonra... Nedense Ilgaz'ı çok seveceğime dair bir his var içimde ama yok, pek de bir numarası yok Ilgaz'ın (Ceyhan ve Nihal'in oğlu Ilgaz üstüne alınmasın.). Burcular daha çoook uzakta zaten, biraz daha gitmeye karar veriyor ve bir süre sonra Tosya'ya (Kastamonu) giriyorum. Bulduğum bir esnaf lokantasında karnımı doyuruyor, sonrasında geceyi oralarda geçirme ihtimalini araştırıyorum. İlçenin az yukarısında, birkaç km ileride çamlık alanlar var ama hem düzlük pek yok hem de inanılmaz pis. Oralarda bir gece geçirmek hayata küsmemize neden olabilir. Derken belediyenin işlettiği bir mesire alanı görüyor ve oraya giriyorum. En azından biraz soluklanabilir, ağaçların altına sığınabilirim. Hava çok sıcak!

Mesire alanı da pislik konusunda hiç fena değil, maşallah. Homo Sapiens, çöplerini doğaya atıverme ve ayrıca bu çöplerle yan yana kolayca yaşayabilme konusunda müthiş bir rahatlık gösteriyor. Güzel bir alan yapmışlar ama pis işte; gıcıklanıyorum içten içe ama çok yorgunum, pek bir yere kıpırdayacak hâlim yok. Bir de çözülecek bir kamp yeri konusu var. Kafeteryanın falan olduğu tarafa doğru gidiyor ve biraz da oralarda dolanıyor, oturuyorum. Burada piknik yapmanın yasak olduğuna dair bir levha var, dolayısıyla tabii ki çimler mimler temiz bu nedenle. Birden aklıma umutsuz bir fikir düşüyor: Bir akşamcık şuraya atıversek ya çadırları; ama izin vermezler ki! Hiç de öyle olmuyor. Parkın yetkilisi olduğunu sandığım adamdan, yani Muzaffer abiden izin istiyorum ve tereddüt dahi etmeden "Tabii," diyor, "şuraya bir yere kurabilirsiniz çadırlarınızı." Tosya'ya kampçıların sıkça geldiğini falan hiç sanmıyorum; belki tam bu nedenle bu kadar kolay oldu bu iş. Büyük bir şükranla Burcuları beklemeye devam ediyorum.

Kafeteryada ve gittiğim her yerde çok kötü müzik çalıyorlar. İnsanların bunları dinlemesine üzülüyorum. Dinlediğimiz müziklerin kalitesiyle yaşam kalitemiz arasındaki bağlantıyı düşünüyorum kendi kendime. Zevkler ve renkler bir yere kadar tartışılmayabilir ama bu şarkılar gerçekten rezil be usta!

Akşama doğru (galiba saat 6'da falan) Burcular geliyor nihayet. Önce çay, soda falan içiyoruz, sonra ise gündüz yemek yediğim lokantaya götürüyorum onları. Tosya halkı muhtemelen ilk kez kampçı çantalı tipler görüyor ve yolda dönüp dönüp bize bakıyor. Üstelik bir tanemiz kadın, ayağında şalvar, üstünde askılı var; kafaları karışıyor insanların. Burcu rahatsız oluyor, şalını örtmek zorunda kalıyor omzuna. "Tosya, Burcu'ya hazır değil.", "Burası Tosya, insanı fos yaa." gibi cümleler dökülüyor ağzımdan. Birincisi biraz komik geliyor ama ikincisi muhteşem kafiyeye rağmen gerçeği yansıtmıyor. Zira gerek Muzaffer abi gerekse lokantadaki adamlar gayet sıcak davrandılar. Alışkın olmadıkları bir şey gördüklerinde merakla bakan insanları ise suçlayacak değilim; olsa olsa buna hazır değiller işte. (-:

Biz laylaylom çaylar, sodalar, yemekler oyalanırken bir anda bulutlarla dolan gökyüzünü fark etmiyoruz. Lokantadan çıktığımız an görüyoruz ki şimşekler çakmaya başlamış ve her an yağmur bastırabilir. Alelacele önce Burcu'yu mesire alanına bırakıyor, sonra ise dönüp Kerem'i alıyorum. Burcu'yu bıraktığım sıralarda rüzgâr hızlanmaya başlamış ve yağmur çiselemeye başlamıştı; Kerem'i aldığım sırada her ikisi de şiddetini artırmıştı. Son 1 km.de ise -sağolsun varmamızı sabırla bekleyen- sağanak daha fazla dayanamayarak üstümüze boca olmaya başlıyor. Yağmurda motor kullanmayı hiç istemiyordum, hele ki rüzgâr da varken. Neyseki sağ salim varıyoruz mesire yerine ve hemen kendimizi bir saçağın altına atıyoruz. Bu arada biz yoldayken elektrik de kesilmişti ve ortalık zifiri karanlıktı. Mekânın kapalı alanına 20 metre kadar uzaktayız (ya da "yakındayız") ama o kadar karanlık ve öylesine yağıyor ki nasıl gideceğimizi bilemiyoruz. Derken bir şekilde fener açıyor ve ıslanmayı göze alarak mekâna giriyoruz.

Muzaffer abi ve tüm personel bize yardımcı olmak için seferber oluyor. Allah? Ulu manitu? Karma? Bizi hemen bir locaya alıyor ve gece burada kalabileceğimizi söylüyorlar. Zaten dışarısı kıyamet yeri gibi, çadır kurmak bir yana, burnumuzu çıkarmak delilik. Burası  ve bu güzel insanlar olmasa ne halt ederdik bilmiyorum ama tıpkı akü sorunu yaşadığımda olduğu gibi (bkz. dünkü yazı), ihtiyaç olunca bir şey oluveriyor, biri sihirli değneğini dokunduruyor işte.

Locanın ne olduğu ise ayrı ve ilginç bir konu. Tesisin hem bildiğimiz tarz bir kafeteryası var hem de başkalarıyla karşılaşmak istemeyenler için özel odaları; ki bunlara loca diyorlar. Bir tesise, kafeye vs. gitmenin en azından dolaylı sebeplerinden biri de başka insanlarla aynı havayı solumak falandır benim bildiğim ve bir yere gidip basık bir özel odada takılmanın anlamının ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Belki de bir gün zor durumda kalabilecek biz garibanlar için yapıldı bu localar, kim bilir.

Tesiste yedi-sekiz tane loca var ve her birimize birer loca vereceklerini söylüyorlar. Gerek yok falan diyoruz ama en azından bir tanesinin daha anahtarını veriyorlar. Çay ve çekirdek eşliğinde uzun sohbetler sonrasında önce Kerem yan locada uyumaya çekiliyor, az daha sohbet ettikten sonra da karşılıklı iki koltukta Burcu ve ben... Bu arada birkaç saatin sonunda elektrik gelmişti ama parlak florasan ışığından rahatsız olduğumuz için ışığı açmamıştık. Ayrıca tüm ısrarlara rağmen televizyonu da açmıyoruz. Bize şaşırıyorlar: "Ne yapıyorlar ki o karanlıkta?", "Ahlâksız işler yapmasalar bari." gibi cümleleri veya en azından düşünceleri duyar gibiyiz. Korkmasınlardı, bir şey yapmıyorduk. (-:

Gün 5 


Sanki akşam tufan olan yer burası değildi. Güneşli, sakin, cıvıl cıvıl bir güne uyandık. Tesisten aldığımız çaylar eşliğinde kahvaltımızı yaptık ve yola koyulduk. Bir gün önce kuyu kebabı hazırlarken gördüğüm Ahmet Abi bu sabah çaydan sorumluydu. Ayrılmadan önce borcumuzu sorduk, "istemez" dedi. Tamam, orası bir pansiyon değil ama çayları içtik, çekirdekleri çitledik, bir-iki domates biber bile aldık onlardan ama ısrarıma rağmen gerek olmadığını söyledi. En azından 10'ar TL bahşiş bırakırız diye düşünüyordum ki bir şekilde 15 TL bırakıp ayrıldık oradan. Bence cimrilik ettik, içim hâlâ rahat değil.

Kerem, Burcu ve ben; zıt yönlere gitmeden hemen önce...
Bu sefer önce Kerem'i anayola kadar indirdim, sonra ise Burcu'yu ve onlar benim geldiğim yöne, ben onların geldiği yöne doğru yola düştük. Bugünkü hedef Samsun'du; Antalya'dan tanışıyor olduğumuz ama bir süredir Samsun'da yaşayan Yeşim ve Server'in misafiri olacaktım.

Yeşim, Server ve ben; muhteşem pide öncesi...
Akşam üstüne doğru vardım. Hava çok sıcaktı ve acayip terlemiştim, üstelik en son 6,5 gün önce yıkanmıştım. Merhabalaştıktan hemen sonra, hazır ev bulmuşken banyoya attım kendimi. 1.000 küsur kilometreyi kapri denecek bir şalvarımsıyla yaptığım için özellikle de bacaklarım egzoz dumanından kapkara olmuş; lifle temizlerken fark ettim. Simsiyah çamur çıktı resmen (Yeşimlerle paylaşamadım bile, utandım.). Temizlenip paklandıktan sonra ise beni bekleyen sofraya oturdum. Birkaç günde hemen özlemişim sofra mefhumunu. Birtakım kahvaltılıklar ve birkaç zeytinyağlı vardı. Her şey çok güzeldi ama Yeşim'in kinoadan yapmış olduğu kısıra bir başka bayıldım! Kinoa alma/yeme alışkanlığım yok ama denk gelirse mutlaka yapmak üzere not aldım. Sohbet de gayet keyifliydi tabii. Karnımızı epey doyurup dışarı çıktık; önce biraz yürüyüş, sonra çay, soda vs. molası, sonra yine yürüyüş ve sonra muhteşem bir pide! Akşam üstü yediklerimi henüz sindirmememe ve aslında acıkmamış olmama rağmen -net bir şekilde- hayatımda yediğim en güzel pideleri (Pide Saray - Sezai Usta) afiyetle ve zevkle götürdüm. Sonra yine biraz yürüyüş ve bu sefer de şahane bir dondurma (Ballıbaba), ki o da ilk üçüme girer. Eve döndükten kısa bir süre sonra kendimi uykuya teslim ettim. Yılın en sıcak gününde orada olmak belki talihsizlikti ama talihli olduğum konulara bakınca (her yerde güzel dostlar, yolda güzel karşılaşmalar, şahane yiyecekler...) o kadar da olsun diyorum. 

Gün 6

Bir önceki akşam üstü babamla yaptığımız konuşmada, babam Rize-Ardeşen'e kadar motorla devam etmeye niyetli olduğumu duyunca uyarma ihtiyacı duydu; bunun bir de dönüşü olduğunu, o kadar yolu nasıl yapacağımı sordu bana. 1.000 km.den fazla gelmiştim ama bir 500 km. daha yolum vardı ve evet bu 500 km. yol dönüşe de eklenecekti. Fakat kendimi gayet iyi ve zinde hissediyordum ve "yok yok babam, hallederim." dedim; içimden de ekledim "Babaları bazen dinlemek lâzım." diye.

Sabah kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra üstüme bir ağırlık, üşenme geldi. Babamın sözleri mi sonradan etki etti, aslında yorulan tarafım mı meydana çıktı bilmiyorum ama yol gözümde büyümeye başladı. Hadi bir şekilde giderdim de dönüş yolu nasıl olacaktı. Off, poff! Biraz kendi kendime mırın kırınladıktan, biraz da Karadeniz'de buluşacağım arkadaşlarıma kemkümledikten sonra haritaya bakmamla birlikte kendime geldim. Yol, buradan sonra çoğunlukla sahilden gidecekti ve muhtemelen çok daha keyifli olacaktı. Üstelik motorun rahatına alışmıştım ve burada motoru bırakıp otobüsle falan gitmek zor gelecekti. Böylece içimdeki mırın kırınları hallettim.

Güzel bir kahvaltı sonrasında öğlene doğru yola düştüm. Dün bacağımdan çıkan kiri görünce yoldan uyduruk kaydırık bir eşofman altı almaya karar verdim. Bir de eldiven almak lâzımdı, zira Burcu'nun Tosya'da fark ettiği üzere bütün gün güneş altında kalan ellerim ben farkına varmadan kavrulmuş, kapkara olmuştu. Farklı bir çeşit amele yanığı... Sağa sola bakınarak gittim ama günlerden pazar olduğu için olabilir, ne eldiven ne de eşofman altı bulacağım bir yer gördüm. Derken, tabelalardan Samsun çıkışında bir outlet olduğunu öğrendim ve yıllar sonra ilk kez böyle bir yere girmeye niyetlendim.

Outlet'e ulaştım, motoru park ettim ve bir-iki mağazaya girdim. İnsanların alma coşkusundan irkildim. O kadar büyük bir sirkülasyonda el değiştiriyordu ki kıyafetler ve paralar, başım döndü. Gürültü ve arka planda çalan kötü müzikler cabası. Yok, yapamayacağım bunu; içeride fazla kalamadım ve kendimi dışarı attım. Motoru çalıştırdım ve rüzgârla yeniden buluştum. Aman tanrım! Neydi öyle içerisi!!

Yola devam ettim, Ünye, Fatsa gibi görece sevimli sahil kasabalarından geçtim. Görece sevimli diyorum fakat bir yandan da hepsi çok kişiliksiz. Tüm sahil kasabaları üç aşağı beş yukarı aynı, tüm şehirlerin veya tüm karasal kasabaların kendi içlerinde aynı olduğu gibi. Benzer mağazalar, her yerde neredeyse aynı davranan dolmuş şoförleri, bir adet Hanımeli Lokantası, beton ve kişiliksiz binalar, para kazanmaktan başka aslî gayesi olmayan asık suratlı insanlar vs vs... (Haksızlık ediyorsam affola.)

Fatsa'dan sonra Karadeniz otoyolu düz devam ederken Bolaman Yolu denen yola (kuzeye doğru) saptığımızda Yason Burnu'ndan ve pek tatlış köylerden geçiyormuşuz; e öyle yaptım. Hatta geceyi de muhtemelen Yason'da geçirme niyetiyle... Burası eski ana yolmuş ve tek gidiş tek geliş olan bu yol, sonradan öğrendiğime göre yolu saatlerce uzatırmışmış. Bir kamyonun arkasında tıntın gidermişsin. Ama artık sadece biz turistikler ve o taraflarda yaşayanlar kullandığı için sakindi. Ve çok keyifli yollardı gerçekten de...

Velhasıl Yason Burnu'na vardım, şöyle bir dolandım, orada bulunan kiliseyi gezdim. Tembihlerden biri oradaki kafede fındık tatlısı yememdi, yedim. Gayet güzeldi ama doyurucu olmayan bir porsiyon tatlı ve bir çaya 12 TL vermek biraz acıttı. (Ahh bu turistik fiyatlar...) Ve galiba o günden itibaren para konusunda uzun zamandır hissetmediğim şekilde sıkıntılı hissetmeye başladım. Az harcamaya, temel ihtiyaçların dışına neredeyse hiç çıkmamaya ve temel ihtiyaçlarımı karşılarken parayı helâl ederek ve mutlulukla vermeye o kadar alışmışım ki farklı şekilde olduğunda epey zorlandım. Ayrıca bu şekilde karşılaştırmak yerli midir, yersiz mi bilmiyorum ama evde iken günlük gıda masrafımın 10 TL'nin altında olduğunu bilen biri olarak yukarıda bahsettiğim 12 TL'yi -ve benzeri durumlarda ödediğim diğer paraları- kolayca hazmedememeye başladım. Zaten motora -benim için- çok yüksek sayılabileceğim bir meblağı yatırmışım, sonra üstüne sigortası, bilmemnesi binmiş... Para konusu sonraki günlerde tekrar tekrar karşıma çıktı, belki tekrar konusunu açarım. Şimdilik devam edelim.

O gün çok terlemiştim ve duş alma imkânım yoktu lâkin önümde güzel bir deniz uzanıyordu. Karadeniz'in suları ile buluştum ama su sakin olmasına ve sıcaklık da uygun olmasına rağmen fazla kalamadım; zira deniz anaları vardı ve -hiç tecrübe etmedim ama- bir çeşit elektrik çarpma özellikleri olduğunu duyuyordum. Yine de terimi akıtmış ve serinlemiş olarak çıktım sudan; iyi geldi.

Feysbuk paylaşımımın altına yorum yazanlardan biri de İstanbul yıllarımdan arkadaşım olan ve bir süredir Ordu'da yaşadığını öğrendiğim Yosun'du. O taraflara gelirken mutlaka aramamı, onlarda kalabileceğimi falan söylemişti. Onla da bir gün öncesinden itibaren haberleşmeye başlamıştık zaten ve Yason'da kendimi iyi hissettiğimi fark edince, bir evde kalmaktansa burada kamp yapmanın çok daha keyifli olacağını düşündüm; öyle olunca da sağ olsun, Yosun Yason'a geldi (tekerleme gibi oldu, he!).

"Tam o sırada batıda gün batarken"
 Tam o sırada batıda gün batarken doğudan dolunayımsı yükseliyordu, tam dolunaya bir ya da iki gün vardı. Birkaç saat takıldık, sohbet-muhabbet, birbirimizi güncellemeler... Yolda olduğum sürece tanıdığım/tanımadığım herkes yardımcı olmaya çok istekliydi ama Yosun'un isteği bir başkaydı. Gerek Doğu Karadeniz'de gidebileceğim yerlere dair gerekse Ordu'da yiyebileceğim güzel mamalara dair ayrıntılı bilgiler verdi, yapabileceği bir şey olup olmadığını defalarca sordu. Eldiven ve eşofman altı alma ihtiyacımdan bahsettiğimde ve Ordu'da nereden bulabileceğimi sorduğumda "Dur bakayım" dedi ve babasını aradı. Meğer bir zamanlar motor kullanıcısıymış ve bir yerlerde eldiveni olabilirmiş. Sohbet biraz daha devam ettikten sonra akşam eve gittiğinde bakacağını ve bana haber vereceğini söyledi. Bu arada yedi kere falan daha benim için yapabileceği bir şey olup olmadığını sordu. Sağ olsun!

"... doğudan dolunayımsı yükseliyordu."





Yosun gitti, günlerden pazar olduğu için gelen bir sürü piknikçi, günü birlikçi gitti; sadece ben ve sağda solda bir-iki grup kaldı. Çadırımı kurdum, içine girdim ve ay manzarasına doğru bakarken yavaşça uykuya daldım.





Gün 7

Yason'da güne böyle uyandım.
Yolculuğun sonu iyice yaklaşmıştı. Rize-Ardeşen birkaç yüz kilometre ötedeydi ve oraya ulaşmak için iki günüm vardı (çocuklarla orada buluşma günümüz ertesi gündü). Sabah bir şey yemeden, Yosun'un bahsettiği Ordu tostunun hayaliyle atladım motora. Yavaş şehir (citta slow) Perşembe'den geçerek Ordu'ya varmam fazla sürmedi. Ordu tostu yiyebileceğim yerlerin ve meşhur Denizciler Dondurmacısı'nın kapalı olduğunu gördüğüme üzüldüm. Eh, saat 9 bile değildi ben bakınırken.

Yosun'u aradım ve eldiven bulup bulamadığını sordum. Eldiven bulamamış ama çok daha fazlasını bulmuş: Epey kaliteli -ve sanıyorum ki çok pahalı- bir motorcu ceket-pantolon takımı. Dizinde ve diğer hassas bölgelerde korumaları, takıp çıkarılabilen içlik kısmı vs. Babamın ceketi de fena değildi ama bunun yanında epey basit kaldı. Kıyafetleri denedim, bana biraz büyüklerdi ama giyilmeyecek gibi de değillerdi. Şimdilik bu şekilde kullanmaya, belki sonraki zamanlarda daraltmaya karar verdim. Yosun'un bahsettiği mağazadan da bir eldiven aldım; yine para verirken zorlanarak (35 TL gibi bir şey verdim sanırım.)... Yolculuğun gidiş faslı neredeyse bitmişken nihayet aksesuarım tamam olmuştu. Kalan tek eksiğim, -kavrulmaması için- ensemi kapatabileceğim fularımsı bir şeydi, ki son iki gündür tişört koyuyordum oraya. Geçen bahar, yazılarımı ve kitabımı okuyan bir arkadaşımın hediye ettiği boyundan geçirmeli penye şeyin (bir adı var mı bilmiyorum) tam da bunun için uygun olduğunu fark edip sevindim. Şu an için uzaklardaydı ama güneye indiğimde kolilerin birinin içinden çıkacaktı. Yaşasındı!

Ordu tostu yerine uyduruk pastane sandviçi yedikten ve dondurma yerine avucumu yaladıktan sonra yola devam ettim ve önce Giresun'a vardım. Ana yoldan giderken şehirleri ve kasabaları teğet geçiyoruz ya çoğunlukla, motorize olmanın güzelliği ile kafama esen yerlere girdim, yolculuk boyunca. Giresun da onlardan biriydi, hem neye benzediğini görmek hem bir eczaneye uğramak için girdim şehre. Pek bir şeye benzetemedim; en azından güzel bir dondurma var mıdır diye eczaneye sordum (bu yaz her yerde çok güzel dondurmalar yedim, şükür!) ve şehrin diğer tarafında, benim gideceğim yönde, şahane bir dondurmacı olduğunu öğrendim. Tarif ettiler: Aşağıya anayola inip Trabzon yönüne giderken bir kilise görecekmişim, ondan 300 metre sonra sağa dönüp yokuşu tırmanacak ve orada bir yerde bulacakmışım Balkaymak Dondurmacısı'nı. Kiliseyi geçtikten en az 1 km sonra bahsedilene benzer bir dönüş gördüm, tırmandım, ettim, bulamadım. Azmettim, bir taksi durağına sordum ve bir yer tarif etti bana. Az gittim uz gittim ve Balkaymak'a değil ama sadece dondurma satan (genellikle dondurmacının iyi olmasının göstergelerinden biri budur) başka bir yere ulaştım. Yedim, hiç fena değildi (10 üzerinden 7 - 7,5 veririm) fakat çileklisi gayet kötüydü. Nedense sadece dondurma satan bir yerin gerçek meyve kullanacağını varsayıyormuşum; sordum ve aroma (ama en iyisiymişmiş, meyve özüymüşmüş) kullandıklarını öğrendim ve kim gerçek meyve kullandığını söylüyorsa yalandırmış. Porsiyon kesmedi, az bir şey de külahta istedim (bu sefer no çilekli!), bir yandan telefon şarj oldu biraz... Ayrılırken de asıl Balkaymak'ı aradığımı söyledim, meğer 100 metre aşağıdaymış o da. Bari külahta oradan yeseydim diye hayıflandım ama çok geç'ti, benim bile dondurma için bir doyma noktam vardı ve oraya ulaşmıştım. Belki dönerken Balkaymak'tan yiyeceğimi düşünerek (ki bunu yapmadım) yola devam ettim.

Bu arada, sonuç olarak, Balkaymak'a gitmek için kiliseden yaklaşık 1,5 km sonra dönmek gerektiğini gördüm. Bundan sonraki günlerde Karadenizli dostların mesafe konusundaki enteresan yaklaşımlarına birkaç kere daha rastladım. (-:

Trabzon yakınlarında Akçaabat'ın meşhur köftesinden yiyeyim dedim ve rastgele bir köftecide durdum. Burayı seçerkenki tek kriterim dev/meşhur lokantalardan biri olmamasıydı. Hemen her şeyin küçüğü daha güzel, daha mütevazı, daha lezzetli oluyor sanki. Üstelik dev mekân dev para kazanıyor ve fazla profesyonelleşmiş oluyor; Emre ise her daim küçük esnafın yanında olmaya gayret ediyor :P

Sıkı bir porsiyon köfte, kocaman bir piyaz ve en baştan ikram ettikleri yarım porsiyon kadar tatlıyı (çayla birlikte) mideye indirdim. Aklımı kaçıran bir lezzet değildiyse de güzeldi gayet. Patron(un oğlu) ile epey sohbet ettik, hem mekâna girerken hem de yemek sonrasında. Motorize olunca daha bi' ilgi çekiyorsun, nereden geldiğini, nereye gittiğini soruyorlar hep; hani benzincide falan da... O da sordu. Yemeğimin sonuna doğru ise gelip masama oturdu çocuk ve üç dakikada derinleşiverdi. 23 yaşındaymış ama 50 yaşında hissediyormuş; çok çalışıyor, dükkânı kimselere bırakamıyormuş. Bayramda üç-dört gün bizim buralara (güneye) kaçacakmış ve bunun hayâlini kuruyormuş. Tekrar ve tekrar şükrettim hâlime. Bilinen zenginlik kalıplarına göre çocuk muhtemelen beni bine falan katlardı ama dünyanın tüm zamanları benimdi; istediğim zaman istediğimi yapabilme imkânım vardı; gerçek zenginlik bu değil de neydi. Gerçekten çok şükürdü!

Yemek sonrasında bir anda kendimi inanılmaz yorgun hissettim ve Ebru'ya bugünden onlara gidip gidemeyeceğimi sordum; tabii ki gelebilirmişim. Ohh, bu akşam güzel bir duş alabilirdim!

Hesabı istedim (içimden içimden gelen, patronla bu kadar muhabbet sonrası indirim yapmaları ve hatta "bu bizden olsun abi" demeleri ihtimaline göz dikerek... Para verirken bu kadar zorlanmak çok sıkıcıymış, hatırladım!), 20 TL yetermiş. Menüye bakmadığım için normal fiyat mı, yoksa indirimli mi olduğunu bilmeden verdim; teşekkür ettim ve çıktım oradan. Bu sefer çok dokunmadı ama yine de hafif bir huzursuzlukla verdim.

Genç arkadaşımla vedalaştım ve önce Trabzon'un korkunç trafiğini biraz endişelenerek aştım, sonra ise Rize'ye vardım. Ardeşen'e yalnızca 40-50 km kalmıştı. Rize'yi de şöyle bir görmek istedim ve şehir merkezine girip az bir şey dolandım, fazla kalmadan çıktım. 1 saatten kısa bir süre sonra ise Ardeşen'deydim. Ebruların evini bulmam zor olmadı, hemencecik güzel bir duş aldım ve sonrasında pek lezzetli yemekler, sohbet... Ertesi gün ise Hey Gidi Karadeniz yolculuğumuz başlayacaktı.

Bu arada 2.250 km.de aldığım motorun rutin bakımının 3.000 km.de yapılması gerekiyordu fakat Rize'ye vardığımda 4.000'i görmüştüm bile. Bir umut, oralarda yetkili servis var mı diye baktım; çok sevgili kaderim yine yanımdaydı. Rize'de iki tane yetkili servis vardı, biri merkezde diğeri ise tabii ki 11 ilçe arasından Ardeşen'de, Ahmet Usta! (-: Ertesi sabah tüm o koşturmaların içinde bir de motoru servise götürmeyi başardım. Böylece hem rutin bakımı yapılacak hem de bir hafta boyunca güvenli bir yerde duracaktı.

Sonuç olarak 1.770 km süren yolculuk altı günde bitmiş (toplam yedi gün ama bir gün Yalova'da fazladan kaldığım için altı diyorum) ve günde ortalama 300 km. yol yapmıştım. İlk günkü yoğun rüzgârdan sonra herhangi bir riskli, tehlikeli durumla karşılaşmadan, güzel yerlerde kamplayarak, bazen güzel yemekler yiyerek bazense konserve vs. ile idare ederek ve yollarda dostlarla buluşarak, görüşerek geçti yedi gün. Samsun sonrasında ise içimde hep nasıl geri döneceğim endişesi vardı, ki dönüş yoluna çıkana kadar bu endişe orada bir yerde asılı kaldı.

***

Bitirmeden, yazının neresine yedireceğimi bilemediğim bir şeyi daha paylaşasım var: Yol boyunca (en çok da benzincilerde) motorla ilgilenenler, kaça aldığımı soranlar oldu. Buna cevap verirken hep utanıp sıkıldım; 9.750 TL demek hep zor geldi. Hatta çok komik bir şekilde hemen hepsine 9.500 TL dedim. 250 TL olsun indirim yaptım kafadan (-: Bunla da kalmayıp aslında bunun benim için çok para olduğunu ve hasbelkader elime bi' para geçtiği için alabildiğimi mırıldandım çoğunlukla. Ne oluyor diye içime baktığımda, uzun yıllardır az para ile yaşadığım için -benim için yüksek olan bu meblağdan- utandığımı fark ettim. Az para ile, sade bir yaşama çok alıştığım için olsa gerek, için için burada ters bir şey olduğuna dair bir hissiyat dolanıyordu belli ki. Oysaki ben değil miyim, en azından son iki yıldır falan paranın bir çeşit enerji olduğuna ve onu güzel giysilerle giydirebileceğimize ikna olan, "daha fazlası gelsin, güzelliklere aksın" diyen; bu şekilde ahkâm kesen... Ama işte, birazcık lüks (ki öyle olduğu tartışılır) bir yere para akıttığım anda bunlarla yüzleştim ve iyi de oldu. Buna dair içimde hâlâ bir şeyler dönüp duruyor, henüz sular durulmuş değil. Bir ara yumurtlarım muhtemelen. (-:

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

29 Ağustos 2017 Salı

motorize günlük (doğu karadeniz'e gidiş) - 1

Geçen gün, motor alma fikrinin aklıma düşmesi ve satın alma sürecine dair ufak tefek hikâyeleri yazdım; motorize hayata geçiş yazısından erişebilirsiniz.

***

31 Temmuz'da nihayet motoru aldım ve 1 Ağustos'ta uzunca bir yola çıkacaktım. Birkaç yıldır yapmak istediğim Doğu Karadeniz seyahati gerçek olmak üzereydi; tek sıkıntı ise Doğu Karadeniz'in çok doğuda, çok uzakta olmasıydı: Dümdüz gitsen 1.500 km'den fazla! Önceki günlerde, motoru aldığım takdirde onla gider miyim sorusu içimde yankılandıysa da bunun delilik olacağı ve hem tecrübesizliğim hem de Karadeniz'in hava şartlarına güvenemeyeceğim düşünceleri bir o kadar ses çıkardı ve yankının üstünü örttü. Fakat otobüs veya paylaşımlı bir araba ile o taraflara gitme fikrine o kadar uzak hissettim ki bir ara seyahatten vazgeçme ihtimalim bile belirdi. Son anda ise gaza geldim ve motorla gitmeyi en azından deneyebileceğime, olmadı bir yerlerde motoru bırakıp diğer şekillerde devam edebileceğime ikna oldum.

Ertesi gün ilk durak Yalova olacaktı, o gün ise motora biraz olsun alışmak için Ayvalık civarında turladım, Sarımsaklı'ya falan gittim. Şansıma rüzgârın şiddetli, yer yer fırtına düzeyinde olduğu günlerdi ve açıkçası biraz tırsarak attım ilk turları. Gece yattığımda ise ertesi gün bu rüzgârda nasıl gideceğim konusu beni biraz endişelendirmekle birlikte saatimi 5'e kurmuştum. Tabii ki kask haricinde herhangi bir ekipman almış değildim; kollarım kavrulmasın diye son anda babamın eski bir uzun kollusunu istemeyi akıl ettim neyseki.

Gün 1

Sabah alarm çaldı ve fazla zorlanmadan uyandım; dışarıdan rüzgârın uğultusu geliyor. "Acaba gerçekten gidebilecek miyim?", "Vazgeçmeli miyim?" soruları zihnimde dönse de onlara takılmayıp son hazırlıklarımı yapıp kendimi yola attım. Baktım olmuyor, geri dönerim.

Acemilikle şiddetli rüzgârın buluşması hiç iyi olmadı. Motor zangır zangır titriyor. En fenası ise yer yer bir anda bastıran rüzgâr dalgaları! Sürekli esinti olduğunda hazırlıklı gidiyorsun ama birden bastırınca acayip sallıyor. Sahilden uzaklaştığımda azalacağını umuyorum. Edremit'ten doğuya döndüğümde umduğumu bulamasam da İvrindi'den itibaren bir tık sakinliyor hava. İlk uzun metrajlı motorize seyahatimi yusuflayarak yapmak ilginç ve zorlu bir deneyim oluyor.

Yolda bir ara babamla konuşuyorum, görünen o ki benden yaklaşık bir saat sonra o da Bursa'ya varacak. Eskiden kullandığı motorcu montunu bana verebileceğini söyledi. Bense bir an önce yola devam edip Yalova'ya varmak, önce Funda ile buluşup İnci Ablalara, sonra ise yıllardır merak ettiğim Dergâh'a geçmek istiyorum. Oysaki bir saatin lafı mı olur, üstelik -eğer cesaret eder de yola bu şekilde devam edersem- upuzun yollar var önümde ama içim kıpır kıpır, hareket etmek istiyor. Babam biraz ısrar ediyor, iyi de yapıyor ve Bursa girişinde yol kenarında onu bekliyorum. Birkaç yıldır yaşadıkları ve galiba iki kere gittiğim evi o olmadan bulmam mümkün değil. Şehir çok büyüdü!

Babamın ceketini ve bonus olarak eski bir yağmurluğunu da alıp (evet, Doğu Karadeniz yoluna yağmurluksuz düştüğüm doğrudur!) teşekkür ediyor ve oyalanmadan yola devam ediyorum. Çok iyi oldu bu. "Babaları bazen dinlemek lâzım di mi?" diyor babam; "Evet ama bazen!" diye tatlı-gıcık bir cevap veriyorum.

Çevre yolları, otoban ve otobanımsılar sıkıcı, virajlı yollar keyifli.

Ve Yalova'ya varıyorum! İlk günümde 400 km.ye yakın yol yaptım ama acemiliğim ve yoğun rüzgâr nedeniyle tam olarak tadını çıkarmış sayılmam. Canım çok tatlı ve kazadan falan korkan bir insanım; yolda aklıma kötü kötü senaryolar geliyor. Bir yandan da o kadar dikkatli ve ihtiyatlı kullanıyorum ki bir şey olma ihtimali çok düşük. Birkaç gün içinde kendime güvenim iyice gelecek ama kötü sahneler yine ara ara zihnimi ziyaret edecek. Olumsuz vizyonlar görerek evrene yanlış mesajlar gönderiyor olmayayım!?!?

Yalova'da Funda ile buluşuyor ve İnci Ablalara, Yoga Evi Çiftliği'ne geçiyoruz. Önce İnci Abla'yla, birkaç saat sonra ise Dodo'yla tanışıyorum. Bir sürü meyve, bahçe turu, sohbet, birlikte meditasyon, yemek... derken düşündüğümden çok daha geç çıkabiliyoruz oradan. Karanlık basmadan Dergâh'a varmak istiyorum, bakalım mümkün olacak mı...

Olmayabilir! Zira acemi Emre, bahçe turu sırasında motorun farının yandığını görmüştü: kontağı açık unutmuş ve farlar otomatik! Eyvah, akü bitmiş olmasın diye motoru çalıştırmayı deniyor ve ı ıhh, çalışmıyor; farlar yanıyor, korna çalıyor ama akü azalmış olmalı. Tekrar tekrar marşa bassa da olmuyor! Fakat... Ohh, şükür; meğer motorun ayağını (sabit hâldeyken motorun düşmemesini sağlayan ayaktan bahsediyorum) kapamayı unutmuş, motor o şekilde zaten çalışmaz ki! Ayağı kapatıyor, marşa basıyor ve derin bir nefes alıyor (huhh!): motor çalıştı! Sıkıntı yok, kontağı kapatıyor ve geleceğe yeniden umutla bakıyor.

Ayrılma zamanı geldiğinde de motor tık diye çalışıyor ve yola düşüyorlar. Bir km. kadar gittikten sonra iki kelam etmek için sağa çekiyor ve motoru durduruyor. Birkaç dakika sonra bir daha marşa bastığında acı gerçekle karşılaşıyor: Motor bu sefer gerçekten çalışmıyor! Sonraki dakikalarda algıladığım üzere, meğer farlar açık kalınca akü gerçekten de bir miktar boşalmış ve çalıştığında bir süre kontağı kapatmamak ve akünün yeniden dolması gerekiyormuş. Ama Emre bunu nereden bilsin, ahh!

İlk panikle motorun 30 saat önceki sahibi Uğur'u, Ayvalık'taki motor satıcısı Ali'yi arayıp durumun ne olduğunu anlıyorum: Kesin olarak akü azalmış ve bir o kadar kesin olarak ça-lış-maz-mış. Sonra motoru bayır aşağı salarak çalıştırmayı deniyorum (otomatik vitesli araç vurdurarak çalışmaz ama o an akıl edemiyorum!), paniğim arttıkça artıyor. İlk günden bu yapılır mı Emre, ahh! Hava kararıyor, bir köy yolundayım, ne yapacağımı bilmiyor ve -hele ki ilk gün- bunlarla uğraşmayı hiç istemiyorum! Tamirci falan nasıl bulunur bu saatte ve burada! Dakikalar ilerliyor, bir-iki araba geçiyor; bir tanesi az ileride bir tamirci olduğunu söylüyor ama kapanmış mıdır ki? Önce motoru sürükleyerek götürmeye çalışıyoruz lakin yokuş yukarı 140 kg.lık motoru götürmek hiç kolay değil ve dakikalar ilerlemeye devam ediyor. Motoru yolun kenarında bırakıyor, tamirci olduğu söylenen yeri buluyoruz ki meğer kaportacıymış ve üstelik kapalı. Derken motoruyla biri yaklaşıyor, el ediyorum, durumu anlatıyorum ve "Hemen hallederiz. Şimdi ben yoldan bi' kablo bulayım." diyor. Bu adamı karşıma Allah, Ulu Manitu ya da güzel karmam çıkarmış olmalı; bu kadarına tesadüf demekte zorlanıyorum. İyi de yoldan kablo bulmak da ne demek!

Motorun yanına gidiyoruz, alıyor tornavidaları ve başlıyor motoru sökmeye, hiç tereddütsüz. İçimden dev şükür duaları ederken bir yandan da bu yaptığımızın, motorun bir yıl daha sürecek olan garantisine zarar verip vermeyeceğini düşünüyorum. Zira garantinin devamı için motorun düzenli bakımları yapılmalı ve sadece yetkili servis onu kurcalamalı. Öte yandan köy yolundayım ve burada nasıl servis bulayım şimdi! Biraz tırsıyor, daha çok seviniyorum. Kendimi Muammer Abi'ye teslim ettim; o ne derse o!

Fakat o kadar çok vida koymuşlar ki çıkar çıkar bitmiyor ve akünün olduğunu düşündüğümüz yere ulaşmak için tüm ön aksamı çıkarmak gerekiyor. Yıldız olmayan tornavidasıyla yıldız vidaları çıkardı birer birer ama iki ya da üç tanesi inatçı! Bir türlü döndüremiyor onları. Ben de denedim, olmadı! Derken Funda, İnci Ablalara gidip iki tane yıldız tornavida getiriyor. Sevincimiz uzun sürmüyor, ikisinin de ucu kötü ve namussuzlar (bastards!) vidaları adeta asla açılmamacasına sıkmış. En az bir saattir uğraşan Muammer Abi pes etmiyor, motorla gittiği evinden yıldız tornavidalarını getiriyor ve bu sefer tık diye çıkarıyor inatçı vidaları. Fakat o da ne! Akü, sandığımız yerde çıkmadı. Bir saat bilmemkaç dakikadır boşuna debeleniyormuşuz meğer. Funda internetten bakmayı akıl ediyor ama orada gösterilen yerde de değil akü! Nerede lan akü? Hava kararacak birazdan!

Orasını burasını kurcalarken nihayet buluyoruz aküyü, gözümüzün önündeymiş meğer. Muammer Abi aküyü yerinden söküyor, kendi motorunu çalıştırıyor, gerçekten de yoldan bulduğu kablo ile bu ikisini birbirine bağlıyor ve ohhh, motorum çalıştı. "Sakın kontağı kapama" diyor Muammer Abi. Kapar mıyım abi; gerekirse tüm gece çalıştırırım artık! Akü kendine gelirken motoru toparlıyor, binbir güçlükle açtığımız konsolu yerine takıyoruz. Aküyü de yerine koyuyor, üstünü kapatıyor. Hopp, bir tane vida arttı! "Vayy," diyorum, "sen de parça artıran ustalardansın demek." Gülüşüyoruz. Hava neredeyse karardı, dergâha karanlık basmadan gitme ihtimali artık yok ama en azından gidebileceğim. Muammer Abi olmasa ne olurdu bilmiyorum.

Ama oluyor da işte, tam ihtiyacım olan zaman, ihtiyacım olan kişi bitiveriyor yanımda. Galiba mümkün mertebe insanların yanında olmaya emek ve zaman verdiğim için hayatın verdiği karşılık bu. Ya da sadece bir tesadüf. Emin olmak zor! Muammer Abi para pul istemiyor, nasıl bir güzellik yapayım sana diye soruyorum ama hiçbir şey istemez diyor. Adam iki saatini verdi bu işe ve sonrasında çekti gitti, karşılık beklemeden. Belki o da başka bir yer(ler)den alıyordur / almıştır / alacaktır karşılığını. Belki hayatın çembersel döngüsünün tatlı işleridir bunlar. (bkz. Belki benim kağıt param bir şekilde döne dolaşa senin cebine girmiştir.)

Funda'yla düşüyoruz yola ama harekete geçmeden önce dalgınlıkla kontağı kapıyorum. Eyvah! Ama yok, yeniden çalıştı kolayca... Bu arada çekip gitti dedim ama ana yola kadar kendi motoruyla bize eşlik ediyor Muammer Abi. Sonrası hafif stres. Son derece yorucu bir gün ve akşam sonrası hiç istemediğim hâlde karanlıkta yol almak zorundayım, üstelik bir can daha taşıyorum. Çok fazla tır, kamyon ve çok fazla viraj var. 10 km. kadar yavaş yavaş, sağdan sağdan gittikten sonra şehir içine giriyoruz. Şehirde ve akşam motor kullanmak da stresli geldi, ilk gün için. Ama kazasız belasız Funda'yı evine yakın bir yere bırakmayı ve Termal'de bulunan Dergâh'a sağ salim ulaşmayı başarıyorum. Şükür!

Akşam Dergâh'ta birkaç arkadaşımı görmek iyi geliyor. Ama tükenmiş durumdayım; ortamı şöyle bir kolaçan ettikten sonra bir an önce çadırımı kurup kendimi uykunun şefkatli kollarına bırakıyorum.

Gün 2

İlk gün, yaşadığım akü macerası ve aşırı rüzgâr bir yana, gayet keyifli bir yolculuk yaptım ve daha uzun yollara düşebileceğime ikna oldum. En azından denemeye değer görünüyor.

Hemen bugün yola devam etme ihtimalim var ama buraya nihayet gelebilmişken en azından bir tam gün geçirmek istiyor ve orada kalıyorum. Fena geçmiyor gün ama anlatmak istediğim orada ne yaşadığım değil. O yüzden geçiyoruz.

Gün 3

Gece yatarken bugün yola çıkacağım kesin değil ama muhtemeldi. Sabah uyandığımdaki ruh hâlime göre karar vereceğim. Sabah uyandığımda ise içimden geçen tek şey var: yola düşmek! Kahvaltı bile yapmadan ayrılıyorum oradan. Arkadaşlarla, özellikle Mustafa ile vedalaşsam iyiydi ama bu sefer böyle oldu.

Her zamanki hazırlıksızlığım ile düştüm yollara. Elimde harita yok, telefonumun şarjı çok hızlı bitiyor, nerelerden geçeceğimi, hangi yollardan gideceğimi not aldım ama nerelerde kalacağımı falan bilmiyorum. İlk kez ya da uzun yıllar sonra geçeceğim kentler, kasabalar ve neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Üst-baş olarak ise sadece bir kaskım olduğunu söylemiştim. Viva hazırlıksızlık!

Yalova'da bir fırında kahvaltı ederken feysbuk'ta duvarıma güzergâhı yazıp buralarda gidilecek, görülecek güzel yerlere, insanlara, yenecek güzel yemeklere dair fikir danışıyorum topluluğuma; ki bundan sonraki günleri büyük oranda buraya yazılan yorumlar belirleyecek. Yaşasın sosyal medya, yaşasın teknoloji! Bir yanım ise bir süredir akılsız telefonuma dönmek istiyor nedense. Akıllı telefonlar yavaş yavaş kendi aklımızı gereksiz mi kılıyor ne! Öte yandan özellikle yollarda iken ve ben gibi plansız bir insan iken nasıl da yardımcı oluyor bana. Pıt pıt kişilere, bilgilere, haritalara ulaşabilme imkânı... Akıllı telefonlar özellikle de spontan ve an'lık yaşayanlar için büyük nimet! Ama bir o kadar da an'dan koparıyor insanları, bazen de beni. Her zamanki gibi olay, onu nasıl kullandığım(ız)la ilgili galiba. Neyse şu yolculuk bitsin, o zaman düşünürüm akılsız'a dönme konusunu.

Poğaça ve çaydan oluşan kahvaltı sonrasında yola devam. Karamürsel, Gölcük, Yalova, İzmit, Sapanca derken Düzce'ye sokuyorum burnumu. Burada bir arkadaşım var ama akşama kadar onu görme şansım yokmuş (insanlar çalışıyor). Oralarda takılmam ve akşam görüşmemiz için epey ısrar ediyor sağ olsun ama içime sorduğumda yola devam etmemi söylüyor (kesin bir bildiği vardır). Ercan'la dönüşte görüşeceğimizi umarak öyle yapıyorum. Otobanı değil de eski yolu kullanarak Bolu'nun muhteşem dağlarını mest olarak döndükten sonra Bolu'ya varıyor ve yönümü güneye çeviriyorum; zira Sevgili İnan Mayıs, Aladağ Göleti çevresinde güzel yerler olduğunu söylemiş; kamp için iyi bir seçenek olabilir.

Yine muhteşem yollardan, ormanlardan geçiyor, bir yandan bu yolculuğu motorla yapmaya cesaret ettiğim için şükredip duruyorum. Telefonun haritasından ve yoldaki dayılardan aldığım yardımlarla Aladağ Göleti'ni buluyorum. Hiç fena değil ama göl kenarında kamplamanın yasak olduğu yazıyor. Etrafından motorla devam ediyor ve Göksu Tabiat Parkı ile karşılaşıyorum. Orman müdürlüklerinin kamp mamp yapılabilen böyle parkları varmış meğer (ben bayağı cahilmişim), kapıdaki tatlı adamla biraz sohbetleşiyoruz ve kamp yapmak için 25 TL vermem gerektiğini öğreniyorum. Acaba mı diye düşünüyorum ama içime sinmiyor. Bir kez o parayı verip istediğim kadar kalabilirmişim ama ben bir gün kalacağım ki! Hem daha sessiz bir yer olsa... Tabelaları okumamışcasına, tabiat parkı dışında göl kenarında kamp yapıp yapamayacağımı soruyorum ve bazen köylülerin jandarmaya şikayet ettiklerini ve jandarmanın müdahale edebildiğini söylüyor.

Kararsızım ama şimdilik teşekkür ederek geri dönüyorum. Göl kıyısında konserve barbunya yiyor ve göleti içime çekmeye çalışıyorum. Fakat aklım nerede kalacağım konusuyla epey meşgul, tam olarak şimdi ve burada değilim. Olmazsa bu akşamlık parasını verip içeride kalayım, kafam rahat olsun diye düşünerek yola düştükten bir dakika sonra sola, ormanın içine doğru giren toprak bir yol görüyorum. (Bi' girsem ya şuradan.) Giriyor ve bir-iki km sonra sevinç çığlıkları ve kahkahaları atmama neden olan yeri görüyorum. Bu gece nerede kalacağım belli oldu: Gerçek bir ormanın, yabanın içinde, olağanüstü güzellikteki bu yerde... Bu arada yoldaki tabelada gördüğüme göre 1.400 metrelerdeyim. Aklıma hiç yaban hayvanlarından falan korkmak gelmiyor; iyi ki de gelmiyor, şimdi olsa biraz tırsabilirim mesela. Telefonu azıcık şarj etmek için Göksu'ya dönüyor, tesiste biraz dolanıp, mangalcıların dumanları arasında yürüyor, hava kararmadan kamp alanıma dönüyorum. Neyseki birkaç fotoğraf çekmeyi akıl edebildim. Gözümün gördüğü her yer ve hissiyatım o kadar güzel ki içime işlemeye çalışıyorum bu an'ları. Sakince oturuyorum, bir şeyler atıştırıyorum; havanın kararması ve serinlemesiyle çadırıma giriyor ve kendimi uykuya bırakıyorum.

Evdeyim...







***

Devamı gelecek. Çoğunu yazdım bile! (-:

Edit: Ertesi gün geldi ((:
http://icimdensohbetler.blogspot.com/2017/08/motorize-gunluk-dogu-karadenize-gidis-2.html

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com