Sayfalar

6 Şubat 2018 Salı

Bir tüketim nesnesi olarak atölyeler, vörkşaplar...

Bu konuda yazmaya kalkışmam ironik görünebilir. Zira özellikle şu sıralar, bir ya da birkaç günlük etkinlik, atölye vs. çağrıları yapıp duruyorum. Bu yazıda tüketim nesnesi hâline gelmiş atölyeleri, buluşmaları sorgulayacak olduğuma göre kendi ayağıma ateş ediyor olabilir miyim? Belki. Bu beni durduracak mı? Hayır. ((:

"Tüketmekten ne anlıyorum?" diye sordum kendime şimdi ve aklıma ilk gelen cümle, bir şeyi içselleştirmeden, sindirmeden, ondan beslenemeden kullanmak oldu. Yani her türlü kullan-at-unut ilişkilenmemizi, tüketme kapsamına alıyorum galiba. Tükettiğimiz şey gıda da olsa, ilişki de, atölye de; temel mantıkta bir fark yok diye düşünüyorum.

Ve müthiş bir yabancılaşma içinde yaşayan günümüz insanı hemen her şeyi tüketir oldu. Zamanımızı, paramızı ve diğer her şeyi tüketiyor, aslında çoğunlukla sadece oyalanıyor, harcıyoruz. Arada olan; her birimize, diğer canlı ve cansız varlıklara ve biricik Gaia'mıza oluyor tabii. Ama bütün bunları zaten biliyoruz değil mi?

O yüzden bu kısmı kısa kesiyor ve konuya, etkinlikler özelinde mercek tutmak istiyorum. O kadar çok ilgi çekici davet ortada geziniyor ki birçoklarımız hangi birini seçeceğini, hangi birine ve nasıl bütçe ayıracağını şaşırıyor. Bu buluşmalar, birçokları için hayatın öylesine vazgeçilmez bir unsuru hâline geldi ki örneğin işinden ayrılmayı değerlendiren bir sürü kişinin "İyi de o zaman nasıl bu eğitimlere, atölyelere katılacağım?" sorusunu kendisine sorduğunu işittim.

Tabii ki çok geniş bir skaladan bahsediyorum bu arada (yoga, kişisel gelişim-değişim-dönüşüm, ekolojik hayat, ekolojik beslenme, permakültür, seramik, ses, dans, ruhanî, diğer...) ve benim haberdar olduğum çalışmalar, yapılanın yüzde biri bile değildir belki. Ve bu yüzde birde bile o kadar kıymetli çağrılar oluyor ki bütün bunları görenlerin katılmak için yanıp tutuşmaları anlaşılmayacak bir durum değil elbette.

Bunla birlikte, sorgulasak iyi olur diye düşündüğüm birkaç şey var; kişiler ya da çalışmalar özelinde değil ama genel olarak bunları paylaşmak istiyorum:

1 - Atölyeden atölyeye, inzivadan inzivaya koşmak: Yukarıda paylaşmış olduğum sindirememe durumuna neden olan bir hareket bence. Eğer ki bu buluşmaların bana gerçekten hizmet etmesini istiyorsam, bir süre için o birkaç günde yapmış olduğum şeylerle, ortaya çıkan hislerle, hikâyelerle kalmalı ve bütün bunları içselleştirmeliyim. Ama hop orada hop burada boy gösterip üst üste bir sürü çalışmaya katılım sağladığımda bunu yapmam pek mümkün olamayabilir. Bu "bir süre için"i belirlemek için bir formül yok elbette; bunu ancak kendimle bağ kurabildiğim takdirde ben bilebilirim.

İngilizcesi fear of missing out olan güzel bir deyim var: Kaçırma korkusu. Bu, uykum geldiği hâlde ortamda dönen muhabbetten mahrum kalmamak için yatağa gitmeye direnç olarak da tezahür edebilir, çağrıların cezbediciliğine karşı koyamayarak her atölyeden faydalanma istek ve coşkusu olarak da.

Peki herhangi bir çağrıya cevap vermeden önce şu soruları sormak nasıl olur:

- Bu çağrı bana gerçekten hitap ediyor mu? Yoksa yeni bir tüketim nesnesinin peşinden koşuyor olabilir miyim?
- Bunun için doğru zaman şimdi mi? Yoksa bir sonraki çağrıya kadar beklemek bana hizmet edebilir mi?
- Bu çağrıya gidecek olanın ben olması şart mı? Yoksa, çoğunlukla sınırlı kontenjanlar olduğunu da göz önünde bulundurarak, başvuruyu yapmak yerine alanı başka bir can'a bırakmak nasıl bir fikir?
- Bana hitap eden, etkinliğin kendisi mi yoksa oradaki sosyal ortam veya başka bir şey mi? Sosyal ortam için bir şeylere katılmakta bir sakınca görüyor değilim ama bunun farkında olmak iyi bir şey bence. En azından kendimizi kandırmamış oluruz. :))

2 - Kişileri atölyeden atölyeye, buluşmadan buluşmaya davet etmek: Bugünlerde sıklaşan çağrılarımı da göz önünde bulundurarak yazıyorum. Bu aralar benim için sıcak bir sorgulama konusu ve aşağıdaki gibi sorular soruyorum kendime, cevap bulmaya çalışmadan; ben sormaya devam ettikçe cevapların zaten zuhur edeceğini bilerek... Belki başkalarına da dokunur.

İnsanları bir şeye davet ederken kendimde neyi beslemek istiyorum? Hizmet etme, paylaşma hissi ile mi çağırıyorum; benliğime, egoma yatırım yapıp sevilme, beğenilme, önde olma arzularımı mı tatmin ediyorum? Bu çağrılar kalbimden mi geliyor, yoksa etkinlik enflasyonu yaşanan şu dönemde kendi yerimi sağlama almaya ve güçlendirmeye mi çalışıyorum? Şu aralar hızlanmaya alışan zihnimi oyalayacak bir şeylerin mi peşindeyim, yoksa bu zamanlardaki oluş hâlim ve yaşam enerjim mi kendiliğinden ve en doğalından, daha çok "yapma"ya götürüyor beni? Ne olduğunu ve miktarını katılımcıların kendi belirledikleri karşılık armağanlarını alma hevesim bunun neresinde? Etkinlik açıklamasında vaat ettiğim şeyleri karşılayabilecek miyim, yoksa heyecanlanıp biraz uçuyor olabilir miyim? Kendimi fazla büyütüyor olabilir miyim?

çizim: Ece Pürtaş

3 - Yüksek fiyatlar: Çok zorlu bir alana girdiğimin bilincinde olduğumu paylaşarak başlayayım. Konu son derece öznel ve birçoğu somut, elle tutulur şeyler önermeyen fakat katılanlara çok ciddi katkılarda bulunma potansiyeli olan çalışmalara değer biçilmesi gerçekten hiç kolay değil.

Yüksek fiyat nedir? Hangi çalışma için hangi fiyat yüksektir? Atölyeyi veren kişi, birikimini nasıl koşullarda edinmiş ve şimdi birilerine alan açıyordur? Bu birikimi edinmek için ne gibi maddi-manevi ödemeler yapması gerekmiştir? Yaptığı çalışmadan bağımsız, bu kişinin gerçek ihtiyaçları nedir? Para ile karşılanabiliyor mudur?

Her birinin cevabı herkese göre değişken olacağı için bu konuda devam etmekte zorlanıyorum; bir yandan da içimdeki çocuk "İyi de şu-şu atölyelerin şu fiyatlara olmasında biraz aşırılık yok mu yani?" diye yırtınıyor. Mesela geleneksel ve basit bir bilginin üç saatlik bir paylaşımının karşılığında 150 - 200 TL istenmesinin aşırılığı da mı öznel yaklaşımım, yoksa baĞzı şeyler gerçekten de biraz abarmış durumda mı?

Yüksek fiyatlara takılmamın temel nedeni, kişilerin bundan edindikleri parayı hak edip etmedikleri değil. Daha ziyade, bu "iş"lerin gittikçe sektörleşmesi, sistemin bir parçası hâline gelmesi. Yukarıda yazdığım üzere, yapılan çalışmaların birçoğunu çok beğeniyor, çok faydalı buluyorum. Ve galiba bütün bunların, herhangi bir para kazanma aracına dönmesi ya da mevcut hayatlarından memnun olmayan kişilerin birkaç günlüğüne deşarj olarak hayatlarını aynı şekilde sürdürebilmelerini desteklemesi gibi sonuçları tercih etmediğimden bunca önemsiyorum bu konuyu.

Ama her zaman yazdığım ve söylediğim üzere, bu güzel "iş"leri yapan kişilerin bunları yapabilmeye, bilgi, deneyim ve becerilerini aktarabilmeye devam etmeleri için beslenmeleri ve dengeli karşılıklar almaları çok önemli. Bütün bunlar, bu şeylerden para edinmeye karşı olduğum gibi bir izlenim oluşturduysa, bu izlenimi yavaşça yere bırakın lütfen.

4 - Çareyi hep dışarıda aramak: Birçok insanda düşünme ve hareket tembelliği ve kolaya kaçmayı isteme görüyorum. Yok, hiçbir şeye illaki zor yollardan, acı çekerek, sürünerek ulaşılacağını düşünüyor değilim. Kendi adıma, geldiğim noktada hayatımdan epey memnun bir insanım ve hiç de büyük acılardan, dev fedâkarlıklardan geçmiş gibi hissetmiyorum. Ancak hayatımı, içimden gelen farklı bir doğrultuya yöneltmeye başladığımda kendimi rüzgâra bıraktım, gerek maddesel ve bildiğimiz anlamda gerekse manasal düzeyde bir yolculuğa çıktım ve halen onun içindeyim. Bu yolculuktaki öznel keşiflerimi seve seve ve heyecanla zaten paylaşıyorum, o da ayrı fakat hiç tanımadığım bir insanın tek bir cümleden oluşan e-postasında "Yazınızı okudum ve çok beğendim; sizce Ege'de hangi köyler bizim için uygun olabilir?" diye sormasını anlamakta güçlük çekiyorum. Fikir sormakta, almakta hiçbir sorun yok ama hiç değilse bu iletiye biraz emek vermek ve kendi koşullarından, hayallerinden vs. bahsetmek daha makul olmaz mı? Benzer şekilde, aynı yazıda, kırsalda para edindiğim beş örnekten bahsetmişim ama gelen başka bir e-posta "Oralarda başka ne şekilde para kazanabilirim?" diye soruyor. Soru tam olarak yanlış değil ama adresin yanlış olduğu kesin.

Biraz uzattım ama meramımı anlatmak için faydalı olduğunu umuyorum. Atölyelerde de benzer bir durum gözlemliyorum, ki bu, atölyeden atölyeye koşma maddesiyle de bağlantılı. İnsanlar kişisel yolculuklarında ilerlemek istiyorlar, çok da iyi ediyorlar ve fakat bazı dostlar her şeyi hazır ve dışarıdan istiyorlar. Birileri ona ne yapması gerektiğini, nasıl düşüneceğini, neleri değiştireceğini, nasıl meditasyon yapacağını ve diğer her şeyi öğretsin; her şey değişiversin, hep beraber aydınlanıverelim.

Bir yandan hepimizin bir olduğuna, ayrılmaz bir bütünün parçası olduğumuza inanıyorum, diğer yandan ise bu bütün içinde her birimizin biricikliği söz konusu. Herkesin huyu, suyu, anlama kapasitesi, anlama süreci, hangi yolları seçeceği, sindirme, hazmetme süreci ve diğer her şeyi farklı. Ama birçoğumuz kişisel yolculuğunu ve gelişimini paket programlara indirgemiş durumda ve bu da olsa olsa, programlı ve aynılaşmış kişisel yolculuklara; her yerde karşımıza çıkan ve içi pek de dolu olmayan ezber cümlelere yöneltiyor bizleri. Velhasıl, gidelim tabii, gitmeyelim demiyorum ama kendi özgün yolumuzu bulmamıza yardım edecekse, bu niyetle gideceksek gidelim. Aksi takdirde, özellikle inzivalarda rüya gibi birkaç gün geçirip gündelik hayatımıza döndükten sonra, için için değiştirmeyi çok istediğimiz kabuğumuza daha çok sığınır ve kaldığımız yerden devam etmeye çalışırsak, daha bile fazla zorlanmamız mümkün. Zira önceden en azından uykudaydık; şimdi ise başka bir dünyayı, başka bir iletişim hâlini bir ya da birkaç günlüğüne deneyimlemiş olarak eskiye dönmek ve orada sıkışıp kalmak hiç de kolay değil.

*** *** ***

Tüm bunlar ve özellikle ikinci maddede kendime de sorduğum sorular bir yana, bu buluşmalar, atölyeler gayet güzel bir aradalıklar ve -en azından benim katıldıklarım- başka bir dünyanın mümkün olduğunu hepimize gösteren ilham verici örnekler. Ayrıca Eisenstein'ın kitabında yer verdiği üzere bu tip buluşmalar, inzivalar, yalnız olmadığımızı, deli olmadığımızı hatırlatıyor bize; ki sırf bu bile çok kıymetli.

Yalnızca istiyorum ki olay tüketmeye dönmesin, istiyorum ki bu konular da iyice piyasalaşıp sistemin değirmenine su taşıyan piyonlar olmasın.

*** *** ***

Okuyana not:

Bi'şey dicem. Bu yazıları okuyor, beğeniyor, güzel güzel yorumlar yapıyor olmanız benim için harika armağanlar ve geri dönüşler. Bunla birlikte kendimi berekete ve karşılık armağanlarına daha da çok açasım var artık. 

Eğer ki bu yazım veya daha öncekiler, belki kitabım veya yaptıklarım sana iyi geliyor ve bunlara dair minnet hissi besliyorsan ve manayı maddeye çevirmek istersen ben buradayım. Her türlü karşılık armağanını (para ve diğer) keyifle ve sevinçle kabul ediyorum.

Anlamlı şeyler yaptığımı düşünüyor ve bunların hiçbirini belirlediğim bedeller karşılığında satmıyor, öylece sunuyorum. Yüreğine dokunduğum kişilerden ise bu anlamlı şeyler karşılığında bir şeyler almayı çok istiyorum. Zira aldıkça daha çok verme isteği duyuyor, verdikçe daha çok alıyorum ve bu muhteşem alışveriş hâlinin daha da büyümesine niyet ediyorum. Haberin olsun. 💗

14 Ocak 2018 Pazar

Ben ne yapabilirim?

The More Beautiful World Our Hearts Know is Possible, Türkçesiyle, Kalplerimizin Mümkün Olduğunu Bildiği Daha Güzel Dünya'yı okuyorum; ki üniversite yıllarından sonra İngilizce olarak okuduğum ilk kitap. Bu blogda Kutsal Ekonomi adlı muhteşem kitabını sıkça andığım Charles Eisenstein'ın mevcut dört kitabından biri. Şu an için Türkçesine ulaşamazsınız ama çok uzak olmayan bir gelecekte, çok şükür ki mümkün gibi görünüyor. Bu da konuya dair kamuoyuna ilk bilgi sızdırma olsun. Kıpss!

İngilizce kelime haznem, Charles'ın her yazdığını anlamama yetmiyor ve sürekli sözlüğe bakmak akışı bozduğu için çoğu zaman kullanmıyorum ama anladığım kadarı bile ilhamla dolup taşmama yetiyor. Zaten kitap hem aklıma hem ruhuma hitap ediyor ve içeriği kaçırdığım kısımlarda bile özü bir şekilde anlıyorum.

Eisenstein, burada birkaç cümleyle ya da paragrafla özet geçmeye cüret edemeyeceğim çok ama çok kıymetli bakış açısını, düşüncelerini, duygularını paylaşırken dünyaya ve sisteme dair muazzam tespitlerde bulunuyor. Ruhun maddeden, kalbin zihinden, soyutun somuttan kopuşunu çok başarılı ve isabetli bir şekilde göz önüne seriyor ve yazılmakta olan, aslında bir şekilde hep birlikte yazdığımız yeniden birleşme öyküsünü ustalıkla anlatıyor, daha doğrusu hatırlatıyor hepimize.

Bu adamı, yazılarını, kitaplarını bu kadar seviyor olma nedenlerimden biri de mutlaka ki onaylanma ihtiyacım. Yine Charles'ın da kitapta yer verdiği üzere, istisnalar varsa kaideyi bozmasınlar, hepimizin görülme, duyulma, anlaşılma ve bir ölçüde onaylanma ihtiyacı var; ve bu adam bu kitapları sanki bana yazmış gibi okuyorum. Hayata bakışıma o kadar paralel bir yerden düşünüyor, yazıyor ki "ohh" diyorum, "yalnız değilim; deli falan da değilim". Üstelik benim akıl edebileceğimden ve bilebildiğimden daha zekâ ve bilgi dolu bir yerlerden sesleniyor ve hayata bakışımın manevi kısmı güçlenirken içeriği de genişliyor, bakış açım zenginleşiyor... Yazdıkları kalbime de zihnime de o kadar güzel dokunuyor ki okurken heyecanlanıp coşkulanıp acayip sesler çıkarıyorum (beni tanıyanlar için, kahvaltı esnasında çıkardığım seslere benziyor diyeyim, o kadar yani!).

Tüm bu kocaman girişi yazma gibi bir niyetim yoktu ama bir anda dökülüverdi bunlar. Hem bu kocaman giriş, belki birkaç kişiyi Charles'ın kitaplarıyla, yazılarıyla, videolarıyla tanıştırır; inşallah amin.

*** *** ***

Esas yazacağım şey ise, yine kitaptan da bilgi, güç ve esin alarak söylüyorum, bireysel bazda yapabileceğimizi yapma, harekete geçme hikâyesine dair.

Küresel boyutta yaşadığımız kriz çok büyük ve gidişat çok parlak değil (en azından bulunduğumuz yerden görünen bu). Aslında hepsi de iç içe olan ve birbirini tetikleyen, iklim değişikliği ve diğer çevresel sorunların oluşturduğu ekoloji krizi, para, istihdam ve üretim-tüketim sistemlerimizin yarattığı ve hiçbir yere gidecek gibi görünmeyen ekonomik kriz, bireysel ve toplumsal yaşamlarımızda var olan psikolojik, sosyolojik, toplumsal krizler tüm çıkışları tutmuş durumda ve ne yapacağımızı bilemiyoruz.

Çare bulmaya çalışanların büyük çoğunluğu ise alışıldık kalıplarla düşünüyor ve sorunlara illaki bütünsel çözümler bulmaya çalışıyor ve elbette ki başaramıyorlar. Bunun iki ana nedeni var gibi: Birincisi -bu sefer de Albert Einstein'a selam olsun- sorunları, onları yaratan bilinç seviyesi ile çözmeye çalıştığımız için; ikincisi ise bunlar çok büyük ve aslında tamamen birbirine bağlı, birbirini besleyen, yeniden ve yeniden üreten sorunlar oldukları için; çözmeye yeltendiğimizde, koskocaman sorun yumağının dokunabildiğimiz kısmı çok ufak kalıyor. Tüm zihniyetimizi, paradigmalarımızı kökten değiştirmeden büyük bir şeyleri harekete geçirmeye çalıştığımız takdirde çuvallamaya mahkûmuz gibi görünüyor.

Soru basit: Peki ne yapacağız? Cevap daha da basit: B-i-l-m-i-y-o-r-u-z!

Ve işte tam da umutsuz ve çıkmaz görünebilen bu durumdan, bakmasını bilene, her türlü hareket ve eylem olanağı fışkırıyor. Zira durum tam anlamıyla arapsaçına dönmüş durumda ve buna; kapsayıcı, herkese ve her şeye uygun çözümler aramak, biz bireyler, kurumlar -ve hatta devletler- için bile imkânsız görünüyor ve tam da bundan dolayı, bize düşen, elimizden geleni yapmaktan, bizi çağıran şeyler her ne ise onlarla başlamaktan başka bir şey değil. Bu da eylem demek, harekete geçmek demek! Hemen bugün, şimdi...

Bazen arkadaşlarımla konuşurken, bazen tanımadığım insanlarla yazışırken, bazen de bir grup önünde hikâyemi anlatırken sıkça karşılaştığım bir soru/eleştiri var. Herkes konuyu başka yerinden tutsa ve başka cümlelerle ifade etse de aşağı yukarı şöyle bir şeyler: İyi, tamam, yaptığın / yazdığın / önerdiğin çok güzel de bunun bütüne faydası ne olacak; hem sen yapabiliyorsun da Xyz de yapabilecek mi; gençler hiç bunlarla ilgili değiller maalesef gibi yorumlar, sorular... İlk duyuşta makul görünen, -hiç merak etmeyin- benim de kendime sıkça yönelttiğim bu bakış açısında pek de doğru olmayan şeyler var diye düşünüyorum:

Birincisi, kimin hangi eylemi, düşüncesi bütünü, bütünüyle etkileyebiliyor ki? Yani her şeyden önce, bu mümkün mü? Ne olduğunu arayıp durduğumuz o "her şeyi düzeltecek" çözüm(ler) gerçekten var mı? İkincisi, eğer ki yaptığım şey yalnızca bende çalışıyor, sadece beni "kurtarıyorsa"; yani bütünden geçtim, benden gayrı tek bir kişiye dokunmuyorsa bile, -doğaya ve bütüne zararlı olmamak kaydıyla- en azından bende çalışıyor olması, kendi çözümümü bulmuş olmam, yine de iyi bir şey değil mi? Bir yerde yangın varsa ve içinde on insan ölmek üzereyse ve sadece iki kişiyi kurtarma imkânınız varsa bu ikisini kurtarmayı mı seçersiniz, yoksa hepsini kurtaramayacağımıza göre bir anlamı yok diye mi düşünürsünüz? Üçüncüsü ise, her birimiz biricikken ve herkesin sorunları nasıl gördüğü ve bunlara verdiği cevaplar birbirinin aynı olamayacakken, üstelik yeniden altını çiziyorum ki konu her yere dallanıp budaklanmışken birilerinin çıkıp "Tamam, şunu şunu yapıyoruz ve kurtuluşa bu yoldan gidiyoruz" şeklinde diğerlerine birtakım çözüm yollarını dayatması, mümkün olmaması bir yana, doğru mu?*

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim; ötesi için, yani bütünün şifalanmasına dair niyetlerim, umutlarım canlı olabilir, bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yapabilirim ve bence yapmalıyım da. Ancak yaptığım şeyi, sadece ve sadece bütüne dokunması şartı altında yapacak, aksi takdirde tatminsizliğe düşeceksem, kilitlenmemem ve pasifize olmamam pek mümkün görünmüyor.

Kanatları takarken belki bir miktar kanama olabilir
ve/fakat sonrasında uçuşa geçeceksek değmez mi?
Görsel: Bengi Gizem Turna

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim; bir allahın kulu yapmasa da ben pazara giderken kullanılmış poşetlerimi, bez çantalarımı, hatta peynir vs. için kaplarımı yanımda götürmeye devam edeceğim; büyük çoğunluk bireysel araçlarını yerli-yersiz kullanmaya, fabrikalar hiçbir gerçek fayda yaratmayan ürünleri üretmeye tam gaz devam etse ve kolektif olarak enerji tüketimi canavarlığını, yani sürdürülemezi sürdürmeye çalışıyor olsak da ben kullanmadığım zamanlarda bilgisayarımın fişini çekmeye devam edeceğim; milyarlarca insan birbiriyle hiç de hayırlı olmayan şekillerde iletişim kuruyor olsa da ben, elimden ve kalbimden geldiğince çevremdekilerle şefkat ve sevgi dolu bir iletişim içinde kalmaya gayret edecek; yılda 50, 100 ya da ne kadar oluyorsa o kadar insanı çemberle buluşturmaya devam edeceğim.

Nicel olarak hesap yapınca, eylemlerimin ne kadarcık şeye etki ettiğine bakmadan, yapabildiğimi küçümsemeden, boşvermeden...

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim. Atmış olduğum adımlarımın beni bireysel bazda tatmin ederek (uyuşturarak) daha kolektif adımlar atmamı engellememesine dikkat etmekte büyük fayda var; bunun dışında ise yapmam gereken öncelikli şey kendimi dönüştürmek, değişimin kendisi olmak. Görmek istediğim değişim olabildiğim, hayata dair özlediğim şeyleri önce kendi yaşamıma geçirebildiğim takdirde, en azından kendi adıma içim rahat olur, bu karmaşanın içinde bile huzurlu yaşamayı becerebilirim. Bu şekilde yaşamayı becerebildiğim takdirde, çevremdekilere ve hatta internet sağ olsun, uzaklardakilere bir nevi örnek olabilirim. Aldığım teşekkür ve takdirlerin büyük kısmı, insanların kendi ifadeleriyle; keyifli bir yaşamın, başka bir dünyanın mümkün olduğunu onlara gösteriyor olmamdan kaynaklanıyor-muş.

Ayrıca bir de morfogenetik alanlar teorisi var. Doğruluğundan yüzde yüz emin olmadığım ama bana iyi gelen, içimi açan bu teoriye göre, bir grup insan belirli bir konuda belirli bir şekilde davranmaya başladığında, belirli bir sayıdan sonra (bu sayıya kritik kütle deniyor) bu, kolektifi de etkileyecek ve bu davranışlara birebir şahit olmasalar bile, enerjisel bir şekilde o şekilde davranmaları mümkün olacaktır. Birçoğunuzun duyduğunu sandığım yüz maymun fenomeni, bunun bir örneğidir.

Morfogenetik alanlar teorisinin çalıştığını kesin olarak bilemesem de, hatta yanlış olduğunu bir şekilde kesin olarak bilsem bile, yine yukarıda yazdığım şekilde hareket etmenizi önerirdim. En azından ilk iki maddenin varlığı ve gerçekliği ortada. Yani kendimize ve bir şekilde dokunduğumuz kişilere fayda sağlama kısmı. Ehh, doğru bildiğini yapmak, doğru bildiğin olmak için bunlar yeter de artar bile; bence...

Velhasıl, herkes öncelikle kendine düşeni yapmakla, kapısının önünü süpürmekle mükellef ve kime neyin düştüğünü bilmek, kimin hangi süpürgeyi kullanacağını dışarıdan empoze etmek  ne mümkün ne de doğru. Kimi cam şişelerin geri dönüşümüne kafayı takacak ve bu konuda bir şeyler yapacak; kimi yoksul çocukların daha mutlu olması için onlarla çalışmalar yapacak, belki bir mahalle ya da köy tiyatrosu kuracak mesela; kimi azınlık haklarına kafayı taktığı için bu konuda araştıracak, yazacak, konuşacak, anlatacak; kimi kendini meditasyona ve öz farkındalığa adayacak; kimi de öğrenmiş olduğu şifa tekniklerini uygulayacak ve dokunabildiği kadar insanın şifalanmasına destek olacak. Kimisi bunların birkaçını aynı anda yaparken kimisi bambaşka güzellikler yaratmakla meşgul olacak.** 

Bunların hiçbiri diğerinden önemli değil, hiçbiri diğerinden öncelikli de değil. Bana kalırsa ne yapacağımıza, hangi alanlarda çalışacağımıza bakarken dikkat etmemizin hayırlı olacağı iki önemli nokta var: Birincisi, yaptığımız şey(ler)i, birtakım idealist sebeplerle, içimizin oraya akmamasına rağmen ve kendimizle mücadele hâlinde değil, gerçekten de buna çağrıldığımız, içimizden dolup taştığı için yapmaya, yani oluş hâlimizin eyleme dönmesine*** dikkat etmeliyiz; ki bu şekilde yaşamak ve eylemek, aynı zamanda sürdürülebilirliğin, tükenmemenin de anahtarı. İkincisi ise, eylemlerimizin söylemlerimizle uyumlu olması. Camın geri dönüşümüne kafayı taktıysak, önce bizim en ufak bir cam parçasını dönüşüm kumbarasına götürmemiz; azınlıklarla çalışıyorsak, önce kendimizin günlük hayatta kimseyi ötekileştirmediğinden emin olmamız, büyük sorunlarla çalışırken bireysel hayatımızdaki durumları görmezden gelmememiz; karbon salımına kafayı taktıysak, önce kendimiz uçağa binmeyi, özel koşullar haricinde kabul etmemeliyiz. "Önce büyük sorunları çözelim de ...", "Önce devrim yapalım da ..." gibi yaklaşımların modasının çoktan geçtiğini düşünüyor, değişimin bizde başladığını kuvvetli bir şekilde hissediyorum. Zaten bu şekilde davranmadığımız, bu şekilde yaşamadığımız, görmek istediğimiz değişim olmadığımız zaman bir sahtelik oluyor, her şeyden ve herkesten önce kendimize karşı bir sahtelik bu; bir "olmama" hâli, bir şeylerin oturmaması durumu...

Ve nihayetinde elimizden geleni yapacak, bu hayatın hakkını vermeye çalışacak, tadını çıkaracak ve her şeyin çok daha keyifli, şenlikli, bütün için hayırlı olmasını umacağız. Ve olacak da...

*** *** ***

Dipnotlar

* Bireylerden başlayıp bütüne yayılacağını umduğum (d)evrim sürecine dair, bir yıl kadar önce şöyle bir yazı yazmıştım: icimdensohbetler.blogspot.com/2016/12/once-tek-tek-sonra-cok-cok

** Bu arada kimisi ise eski kalıplarla yaşamaya, bakış açısını değiştirmeyip "Böyle gelmiş, böyle gider", "Biz mi kurtarıcaz dünyayı", "Aman boşver" vs. demeye devam edecek. Onlara da şefkat!!

*** Olmak - yapmak ikiliğine dair ise, bir ay kadar önce yazmıştım: icimdensohbetler.blogspot.com/2017/12/diger-yol.html

*** *** ***

Okuyana not:

Okuduklarınız sizde bir yerlere dokunuyorsa, buradaki heyecanı ve emeği onurlandırmak ve yazana maddi bir karşılık armağanı vermek (para veya diğer) ya da okuduklarınıza dair geri bildirimlerinizi, fikirlerinizi, kendi tecrübenizi, olumlu ve olumsuz eleştirilerinizi paylaşmak isterseniz,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana aç ve açığım. :))

10 Ocak 2018 Çarşamba

Fazla düşünüyor olabilir miyiz?

Geçtiğimiz Kasım ayında Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali için İzmir'e gittiğimde tanıştığım insanlardan ikisi, kırsala yerleşmek isteyen çok şeker bir çiftti ve kaşla göz arasında bana süreçlerini, soru işaretlerini, korkularını, endişelerini anlatıverdiler. Doğrusu, az zamanda gerçekten de bir sürü detay paylaştılar ve benden cevap, yorum gibi bir şey beklediklerini fark ettiğim an aklıma gelen ilk şeyi söyledim: "Çok fazla düşünüyorsunuz."

Galiba dostlarımda ve tüm insanlarda en değişmesini umduğum özelliklerden biri tam da bu: Çok fazla düşünmek; dolayısıyla çok fazla hesaplamak, detaylara dalmak ve oralarda kaybolmak. Daha önceleri de yazdığım üzere, bir şey üzerine uzun uzun ve tüm detaylarıyla düşünerek karar vermeye kalktığımız takdirde, bu fazlasıyla zihinsel bir süreç oluyor ve hemen hepimizin zihinlerinin korkularla ve endişelerle, ayrılık bilinciyle şekillendiğini göz önüne alınca, çoğu zaman hiçbir yere varamıyor, ya da eski bir yere yeniden varıyoruz. Zira zihin, geçmişin verilerini, olaylarını, bugünün bize sunduğu olanaklar ve düzen çerçevesinde değerlendirip geleceğe bir yansıtma yapıyor ve biz birtakım kararlar alıyoruz. İşte tam da bu geçmişin verileri + bugünkü düzen = ? formülünden orijinal, ferah bir şey ortaya çıkamıyor genellikle. Zira denklemin sol tarafında böyle bir potansiyel yok ya da çok az. Daha önce bunlara dair epey yazmışlığım var, bu yazıda tekrar etme isteğim yok.

Tüm bunlardan zihni düşman, atlatılması - aşılması gereken sorunlu bir çocuk gibi gördüğüm sonucu çıkmasın. Tıpkı Batı gibi, onun da iyi yanlarını almayı, bize hizmet etmeyen taraflarını salıvermeyi öneriyorum. Ferah, hafif, keyifli ve coşkulu potansiyelleri hayata geçirmek için, denklemlerimizi alt-üst etmemiz gerektiğini; içimizdeki çağrıları duyabilmeyi, onlara daha fazla kulak vermeyi ve yönümüzü bu çağrıların çizmesi gerektiğini düşünüyorum.

Benliğimiz bir yola girmeyi deli gibi isterken, kalbimiz bir şeyler için güp güp atarken, ki bunlar ruhumuzun bize her fırsatta yapmış olduğu -ve çoğunlukla hayat boyu savuşturduğumuz- çağrılar; zihnimizin korkularına, endişelerine mahal vermemizin hiç de hayırlı olmadığını -cüretimi mazur görün- biliyorken; hayâllerimizin, heyecanımızın peşinde koşmak yerine bunlarla oyalanıyor olmamıza fena hâlde takılıyorum.

Son zamanlarda kafamda, kalbimizin ve zihnimizin işbirliğine alan açan basit bir yol iyice yer etmeye başladı: Karar alırken ya da kararın kendisini alması için alan açarken (daha önce yazmış olduğum "Kendini Alan Karar" yazısı burada), kendimizi daha ziyade heyecanımıza, kalbimizin atışına ve hayatın akışına bırakmak; sonrasında ise almış olduğumuz ya da kendini almış olan kararı uygularken zihnimizin, düşünme kabiliyetimizin desteğini almak; onun analitik yönünü, hesap-kitap yapmaları, en doğru yolu seçmeleri işte tam da burada kullanmak...

Zeynep Bilgi Buluş'un -kendi deyimiyle- sapsade bir çizimi
ve üstünde, yine kendi yapmış olduğu seramik ev.

Hayatı, bu görselde olduğu gibi basit bir şekilde
algılamamız, düşünce girdaplarında
kaybolmamamız için acaba neye ihtiyacımız var?

*** *** ***


Hemen her birimiz yeni'yi, yeni ben'leri, yeni biz'leri ve dolayısıyla yeni dünya'yı doğurmaya fena hâlde gebeyiz, karnımız burnumuzda. Fakat birçoğumuz, geçmişte kalması gereken, artık salıvermemiz, bırakmamız gereken şeylere, özellikle de miladı dolmuş düşüncelere öylesine sıkı tutunuyoruz ki (bunlara dair de bir önceki yazıda bir şeyler paylaşmıştım: değişim ve kompost) bireysel doğumları çok azımız gerçekleştirebiliyoruz ve dolayısıyla kolektif doğum için beklemeye devam ediyoruz; yeni'nin burnumuzun dibinde olduğunu, sadece karar vermemizi beklediğini bilmeden...

Bireysel yeni'sini henüz doğur(a)mamış hemen her birimize fena hâlde çöreklenmiş ve hiçbir yere gitmeye niyeti olmayan iç sıkıntısının müsebbibi tam da bu durum olabilir mi? İçimizde yeterince taşıdığımız ve artık doğmak isteyen çocuğu (ya da çocukları?!) taşımaya devam ettiğimiz sürece bu sıkıntı bizi rahatsız etmeye devam edecek. İyi ki de edecek çünkü bu aslında sürekli bir hatırlatma. Gerçek anlamda bir çocuğa gebe olduğumuzda, karnımızın şişmesinden, reglimizin gecikmesinden, bulantılardan ve nihayetinde muhtelif testlerden hamileliğimizi kesin olarak bilebiliyoruz ama bu yazıda bahsetmiş olduğum metaforik çocuğun geliyor olduğunun, bu kadar net göstergeleri yok. Düzeltiyorum; aslında göstergeler yine bu kadar net ama kendimizle ilişkimizin zayıflaması ve günümüz dünyasının çekiştirdiği ve tek seçenek olarak gösterdiği bilindik yollarda gitmeye koşullanmış olmamız gibi sebeplerle, hayatın her fırsatta karşımıza çıkardığı hatırlatmaları görmüyor ya da görmezden geliyoruz. Oysaki içine düştüğümüz her buhran, her depresif hâl, dünyanın böyle bir yer olmaması gerektiğine dair her düşünce, bu şekilde yaşıyor olmamalıyım türevi her isyan, tekrar ve tekrar doğru yolda olmadığımızı hatırlatıyor bize.

"(...) kendimizi daha ziyade heyecanımıza, kalbimizin atışına ve hayatın akışına bırakmak;
sonrasında ise almış olduğumuz ya da kendi kendini almış olan kararı uygularken
(işte tam burada!) zihnimizin desteğini almak..."
Bilgi'ciğime göre bu çizim, yukarıdaki alıntının bir uygulaması imiş.

*** *** ***

Fakat büyük çoğunluğumuz aşırı fazla düşünüyor, detaylarda kayboluyor, her şeyi hesaplamaya, planlamaya çalışıyor. Böyle yapmak, bizleri, yukarıda yazdığım sebeplerden ötürü kısır döngülere hapsediyor. Üstelik, kısır döngülere ve açmazlara savrulmamızın yanı sıra; son derece dinamik bir dünyada yaşadığımız için detayları, çeşitli olasılıkları bu kadar derinlemesine incelememiz aynı zamanda beyhude değil mi? Zira her şey her an değişiyor; hiçbir şey denklem kurarken varsaydığımız gibi kalmıyor. E bu durumda bu kadar kurcalamaya gerek var mı?

Hayattan, içimizdeki heyecanı takip etmekten ve özümüzden kaçınmaya devam edecek miyiz?

*** *** ***

Okuyucuya Not:

2012'den beri klasik anlamda bir işte çalışmıyor; yazılarımı, kitabımı, etkinliklerimi ve sunabildiğim diğer her şeyi sadece armağan ruhuyla, yani önceden belirlenmiş bir karşılık talep etmeden sunuyor ve ihtiyaçlarımı, benle paylaşılan karşılık armağanları sayesinde gideriyorum.

Hayata karşı cömertliğim ile hayatın bana karşı cömertliği birbirini besliyor ve bu karşılıklı beslenme hâlini canlı tutmak için bu çağrıları, hatırlatmaları yapmayı sürdürüyorum.

Diyeceğim o ki bu ve diğer yazdıklarım nedeniyle bana karşı bir minnet hissin oluşuyorsa ve bu hissini maddeye dönüştürme isteğin varsa lütfen bana ulaş. -Pratikliği nedeniyle para başta olmak üzere- her türlü karşılık armağanına açığım.

Yukarıda yazdıklarıma veyahut başka bir şeylere dair bana ulaşmak istersen emreertegun@gmail.com'da seni bekliyorum.

4 Ocak 2018 Perşembe

değişim ve kompost

Birkaç gün önce Funda ve Esra ile yaptığımız çemberde, daha önce birkaç yazıda daha anmış olduğum sevgili dostum ve hocam, öğretmenim Andrew'un cümleleri yankılandı zihnimde: "Eski dünya ölüyor, yeni bir dünya doğuyor. Şu an tam aradayız. Tam olarak neyin doğacağını hiçbirimiz bilmiyoruz, şu anda olmakta olan ilk kez oluyor."... Bunları aklıma getiren, üç kişicik yapmış olduğumuz şahane çemberde Funda'nın söyledikleri oldu. Eski yaşamını büyük oranda geride bıraktığını ama yeninin henüz tam olarak gelmediğini ve ne olacağını, bazen sakince bazen ise sabırsızlıkla beklediğini ve bu bekleyiş esnasında huzursuzlanabildiğini paylaştı*.


İşte ondan bunları dinlerken Andrew'un sözlerini andım ve bu durumun, dünyanın içinden geçmekte olduğu sürecin benzeri olabileceğini, onun mikro hâli gibi göründüğünü söyledim. Ve bir anda komposta gitti aklım. Bilmeyenler için kompost, nemli-oksijenli ortamda bitkisel ve hayvansal atıkların bozunarak organik gübreye dönüşmesi olayına verilen isim (wikipedia). Atık organik maddeler çürüyor, bozunuyor ve toprağımızı besleyen verimli bir katkıya dönüşüyor.


çizim: Beyza Yavuz

Hayatını değiştiren, dönüştüren ya da herhangi bir eşik noktasındaki kişiler, yukarıda anmış olduğum tam arada olma hâliyle başa çıkmakta sıkça zorlanıyorlar. Eski ölüyor, bilinmeyen bir yeni doğuyor; neyin doğduğunu da bilmiyoruz, ne zaman doğacağını da. Ve bunu karşılamak her zaman çok kolay olmayabiliyor. Doğan, anbean doğuyor, şekilleniyor ama bu geçiş zamana yayıldığı için dönüşümü tam olarak algılayamıyoruz; yanı başımızda büyüyen çocuğun, biz farkına varmadan büyüyüvermesi gibi.

Kompost, bana, tam da bu geçiş sürecini anlatıyor işte. Hazırlamış olduğumuz atık yığınındaki kabak kabuğu, domates çekirdeği, mısır koçanı, ince ağaç dalları, hayvan gübresi ve tüm diğer maddeler çürüyor, yok oluyor; yeni ve son derece verimli bir maddeye, komposta dönüşüyor. Bu, belli bir zaman alıyor. Eskinin küllerinden doğmak için biraz sabır, biraz da güvenmek gerekiyor. Bir kompost yığınına ilk kez bakan birinin, bunun bir süre sonra şahane bir maddeye dönüşeceğini düşünmesi çok zor olabilir ve fakat ihtiyacımız olan tek şey zaman. Kullanmış olduğumuz yönteme göre ne kadar zaman alacağı değişir ama oksijeni kesmediğimiz sürece bu dönüşümün zuhur etmesi kaçınılmaz.

Ah işte hayatta da öyle. Eğer ki bir değişim sürecindeysek ve bir şeyler ölürken yeni bir şeyler doğurmaya gebe isek, o an ne çıkacağına dair fikrimiz olmayabilir ama güvenimiz ve sabrımız olduğu, yeninin doğuşuna yeterli alanı tanıdığımız takdirde, er ya da geç doğum gerçekleşecektir. Bu doğum bazen tam beklenen vakitte, bazen erken, bazense biraz geç olabilir. Doğal bir doğum olabileceği gibi -gerektiği takdirde- müdahaleli bir doğum olabilir. Ama kesin olan tek şey var: Ölümün olduğu yerde doğumun gerçekleşmesi bir doğa kuralıdır ve bu olacaktır.

Fakat genelde şöyle bir zorluk yaratıyoruz kendimize: Ölmüş ya da ölmekte olana tutunmaya çalışıyoruz ve bu yüzden sağlıklı bir geçiş sürecini engelleyebiliyoruz. Kompost ancak oksijenli ortamda gerçekleşebiliyor fakat biz kişisel kompostumuzun hava almasını engelleyerek sağlıklı bir bozulma ve çürüme yerine küf oluşmasına neden olabiliyoruz. Artık miadını doldurmuş ilişkilere, kavramlara, mekânlara, ... tutunmaya çalışıyoruz ve gittikçe çamura saplanıyoruz. Oksijen olmayan yerde kompostlaşma olmaz. Benzer şekilde, içine temiz hava girmeyen ilişkiyle, bizim için vakti çoktan geçmiş hayâllerle, aslında işimizin bittiği yerlerle eskisi gibi ilişkilenmek için ne kadar çabalasak da olmuyor; tüm bu çırpınma, yeniye adım atmamızı ve mis gibi kokan kompost olmamızı engelliyor. Küfleniyoruz!

Ölenin öldüğünü kabul etsek ve yasını tutsak, tıpkı yanmaya çalışan ateşe hava üfler gibi ölmüşlerimizin oluşturduğu kompostumuzu da havadan mahrum etmesek ve yeniyi beklemeye koyulsak; bizi bekleyen yeni ilişkilere, yeni fikirlere, yeni yerlere kucak açsak dev bir ferahlık bizi karşılayacak.

Yapmamız gereken tek şey eskiye yol verirken, üstümüze doğru gelen yeniye alan açmak. Eskiye teşekkür edip onla vedalaşmak, yeniyle tokalaşmak. Eskinin bugüne kadar yapmış olduğu hizmetlere minnet duymak ve tüm o duygusal, enerjisel, maddi ve manevi birikimi bir araya koyup, biraz da zaman verip yepyeni bir formda, muhtemelen bizim de bilmediğimiz şeyin ortaya çıkması için izin vermek.

Ki bu alan çoğu zaman nadası da içeriyor, onu da başka bir yazıda ifade etmeye niyet ettim.
Şimdilik bu kadar olsun.

* Çember ilkelerimizden biri, çemberde olanın çemberde kalması; dolayısıyla bunu yazmak için Funda'dan izin aldım.

*** *** ***

Not:

Canım okuyan,

Bu blogda süregelen destek çağrılarını görüyorsundur, bu da onlardan bir diğeri.

Klasik anlamda bir işte çalışmıyor, sunabildiklerimi (yazılarım, kitabım, etkinlikler...) sadece armağan ruhuyla ve belirlenmiş bir karşılık talep etmeden sunuyorum ve çok şükür ki dara düşmeden çorbam kaynıyor. Yani sıkışık durumda değilim, merak etme.

Hayata karşı cömertliğim ile hayatın bana karşı cömertliği birbirini besliyor ve bu karşılıklı beslenme hâlini canlı tutmak için bu çağrıları, hatırlatmaları yapmayı sürdürmem gerektiğini hissediyor, düşünüyorum.

Bu ve diğer yazdıklarım -veya yaptıklarım, oluş hâlim- nedeniyle bir minnet hissin varsa ve bu güzel hissini maddeye dönüştürmek istersen lütfen bana ulaş. -Pratikliği nedeniyle- para başta olmak üzere her türlü karşılık armağanına açığım.

Yukarıda yazdıklarıma veyahut başka bir şeylere dair bana ulaşmak istersen emreertegun@gmail.com'da seni bekliyorum.

1 Ocak 2018 Pazartesi

beyaz yakalı, bol kutulu metropol hayata methiye

O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki...

En eğitimli, en parlak, en zeki -olduğu söylenen-, kar rengi yakalı kişiler, zamanlarının çok büyük bir kısmını çok katlı kutulardaki* küçük bölmelerde bir takım ekranları seyrederek ve bir takım tuşlara basarak -çoğu sanal olan- bir takım şeylere neden olarak geçirmek için birbirleriyle yarış hâlindeler.

Aynı en eğitimli, en parlak, en zeki kişiler, zamanlarının kalanının diğer bir büyük kısmını başka birtakım kutuların içinde geçiriyorlar ve çoğunlukla uyumaktan öte bir şey yapamadıkları bu kutuları satın almak için 8-10 yıllık borçlara girerek kendi kendilerini çok katlı kutulardaki işlerine devam etmek zorunda bırakıyorlar. Bunla kalmıyor tabii, ileride çocukları da kendileri gibi en eğitimli, en parlak, en zeki olsun ve işbu yazıda belirtilen en eğitimli, en parlak, en zeki, ak yakalı hayatları yaşasınlar diye, en iyi kutularda eğitilmelerini sağlamak için kendilerine hiç bitmeyen masraflar üretme konusunda son derece mahirler.

Bu en eğitimli, en parlak, en zeki kişiler, bu kutular arasında git gel yaparken, kalan çok kısıtlı zamanın çoğunu, kelimenin tam anlamıyla, tüketiyorlar. Bu tüketimi özel kutuları ile ya da toplu kutulama ile yapmaları, nasıl bir çok katlı kutuda nasıl bir görevde çalıştığına, çevreye olan hassasiyetine ve diğer birtakım parametrelere göre belirleniyor ama kutu mu kutu işte...

En eğitimli, en parlak, en zeki bu can'ların büyük kısmı, hayatlarından o kadar memnun değil ki sürekli başka bir hayatın özlemindeler. Ama en eğitimli oldukları için eğitimlerinin hakkını vermeleri, en parlak oldukları için bahsi geçen kutularda parlamaları, en zeki oldukları için bu zekâlarını eğitilmişlikleri doğrultusunda kullanmaları gerekiyor.

O kadar en eğitimliler ki eğitildiklerinden farklı bir hayata yelken açmayı -için için- çok isteseler de buna cesaret bulamıyorlar, çünkü en başta korku ile eğitildiler. Hayat yollarını onlar için çizen, korkunun ta kendisi; parasız kalma korkusu, aç kalma korkusu, ailem ne der korkusu, boşuna mı okuduk yani korkusu...

O kadar en parlaklar ve fakat kutularda parlamaya o kadar alışmışlar ki kutuların dışında söneceklerini, kutu dışı dünyanın onları ham yapmak için tetikte beklediğini sanıyorlar. Doğalarından çok uzaklar, gerçek anlamda parlamayı denemeye çok uzaklar...

O kadar en zekiler ki -en azından bu şekilde, bu vücutla, bu zamanda- bir kere geldiğimiz şu dünyadaki biricik hayatlarını böyle geçirmeyi kendilerine reva görecek öz manipülasyon uygulamalarında son derece başarılılar. Alışılmışın, bilinenin durgun sularında konforlu bir şekilde yüzmeyi, akan nehirde rafting yapmaya yeğliyorlar.


Korkularını çöpe, kendini yola atmış bir en eğitimli, en parlak, en zeki
can Deniz Parlak'ın mandalası bu yazıya yakışacak gibi geldi.

O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki...

Yukarıda tasvirlemiş olduğum tablo, eneğitimlienparlakenzeki insanın normali olabilmiş; bu insanlar bir şekilde kendilerini bu döngüye sıkıştırmayı becerebilmiş, bunla kalmayıp bu döngüden çıkmayı sağlayacak her türlü imkânı sert bir şekilde geldiği yere yollama konusunda müthiş bir beceri geliştirebilmiş.

Hayatın durmak bilmez enerjisi, kapılarını aşındırıp zili çalmaya devam edip dursa da ışıkları söndürüp oturma kutusundaki kanepenin arkasına saklanarak önce kendine, sonra da yaşama "kutuda yokuz" mesajı vermeyi becerebiliyor.

O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki...

Aynı eneğitimlienparlakenzeki insan, bireysel hayatları bu kutular arasında sası** bir şekilde geçip giderken dünyanın kötülüğüne, boktanlığına şaşırıyor, isyan ediyor. Ya ne olacaktı...

O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki...

En eğitimli, en parlak, en zeki olma-dığı söylenen- çoğunluk da; bu en eğitimli, en parlak, en zeki yaşamların sasılığının hayâliyle yaşıyor.

Çünkü çok acayip bir dünyada yaşıyoruz...

* Bu kutu kelimesi yakın zamanda izlediğim bir videodan ama hatırlayamadığım için atıfta bulunamıyorum.

** sası neydi... hani altınbaşak gibi, form gibi... aşırı tatsız-tuzsuz-lezzetsiz-keyifsiz-coşkusuz-neşesiz-sürprizsiz; sası buydu.

*** *** ***

Not:

Canım okuyucu,

Bu blogda süregelen destek çağrılarını görüyorsundur, bu da onlardan bir diğeri.

Bu ve diğer yazdıklarım -veya yaptıklarım, oluş hâlim, varlığım- nedeniyle bir minnet hissin varsa ve bu güzel hissini maddeye dönüştürmek istersen lütfen bana ulaş. -Pratikliği nedeniyle- para başta olmak üzere her türlü karşılık armağanına açığım.

Çok sıkışık durumda falan değilim, merak etme; hemen her zaman, en azından birkaç ay yetecek bir para, hesabımda beliriyor. Klasik anlamda bir işte çalışmıyor, sunabildiklerimi sadece armağan ruhuyla ve belirli bir karşılık talep etmeden sunuyorum ve çok şükür ki dara düşmeden çorbam kaynıyor.

Bugün yapmış olduğumuz bir çemberde dile getiriverdiğim üzere ben hayata karşı çok cömertim, elimden ne gelirse vermeye çalışıyorum; aynı şekilde hayat da bana karşı çok cömert ve aç ve açıkta kalacağımı hiç düşünmüyorum. Her yanım maddesel ve manasal armağanla çevrili, sadece bunları yazsam kitap olur.

Bunla birlikte korkularımız ve her yanımızı saran kıtlık bilincimiz nedeniyle, verme kanallarımızı açmayı çoğu zaman akıl edemediğimiz için, hayatın cömertliğini harekette tutmak için bu çağrıları, hatırlatmaları yapmayı sürdürmem gerektiğini hissediyor, düşünüyorum.

Bu not, yazının önüne geçmeden duruyorum ama yukarıda yazdıklarıma veyahut başka bir şeylere dair bana ulaşmak istersen emreertegun@gmail.com'da seni bekliyorum.

Şahane bir 2018 davet ediyorum; her birimiz için, bütün için, bir için.