Sayfalar

16 Eylül 2016 Cuma

zihnin işleyişi üzerine - 2 (ne! kader mi?)

Dünkü yazıyı yazarken (okumadıysanız lütfen önce buraya buyrun, yoksa bu yazıda okuduklarınız pek bir şey ifade etmeyebilir), hemen sonrasında bir sürü şey eklemek isteyeceğimi biliyordum. Öyle de oldu. Bu yazının da, biraz sonra her ne yazacaksam, bir sürü eksiği kalacağı ve yine bir şeyler eklemek isteyeceğim muhakkak. Ama içimde dönen şeyleri aktarmak, özellikle bugünlerde nefes almak gibi oldu ben için. Bir de yorumlarla, sohbetlerle gelişiyor ve başka bir şeye dönüşüyor ya. İşte bunu seviyorum!

Dün yazdıklarım ve bu aralar düşündüklerim sonucunda dönüp dolaşıp bir çeşit kader anlayışına varıyorum sanki (ki pek haz ettiğim bir müessese değildir). Mademki herkes her an'da yapabileceğini yapıyor* ve başka türlüsü mümkün değil, bu durumda "alın yazısı"na mı bağlanıyoruz sayın seyirciler? Biraz alaycı bir şekilde yaklaştığım, o çok popüler "Her şey olması gerektiği için oluyor." cümlesine mi yakınsıyorum acaba? Haa, ben yine öyle demezdim de şöyle derdim galiba: "Her şey olacağı gibi oluyor." ya da bilinen şu cümle "Her şey olacağına varıyor."

Biraz önce, arkadaşım Argın'la dün yazdıklarıma dair konuşuyorduk ve işler ilginç bir yere gitti. İlginç derken, tam da dün ifade etmeye çalıştığım şeyler aslında ama diyalog içindeyken komik geldi bana. Cümle cümle hatırlamasam da mealen şöyle bir şeyler konuşuldu:

(...)
Argın - İyi ama irade diye bir şey var.
Emre - Evet, var.
Argın - Ben bir şeyleri tercih ediyorum, seçiyorum.
Emre - Evet, doğru.
Argın - O zaman nasıl oluyor da kararlarım, tepkilerim, o an yapabileceğim tek şey?
Emre - Çünkü başka bir şey yapacak olsaydın onu yapardın.
Argın - Nasıl yani?
Emre - 26 yıllık yaşamında başına gelen milyon tane olay, şu-bu, bugün halsiz uyanmış olman, havanın sıcak olması, yazımın sendeki etkileri, Beste'nin (diğer bir arkadaş) şu an mercimekli köfte yapması ve diğer tüm etkiler ışığında şu anda benle bu konuşmayı yapıyorsun, çünkü başka bir seçeneğin yok.
Argın - Nasıl başka seçeneğim yok? İstersem konuşmayı sonlandırırım.
Emre - Evet, sonlandırırsın ve sonlandırdığın takdirde, bu da yapabileceğin tek şey olurdu. Muhabbetten sıkıldığın, zırvaladığımı düşündüğün anda zaten buna devam etmezsin, kalkar gidersin. Ama yapmıyorsun, çünkü başka seçeneğin yok. Şu an bu muhabbette kalmak istiyorsun.
Argın - Kafamda tam oturmuyor, ben bunun üstüne biraz yatayım.
Emre - Ben de kesin doğru olduğunu iddia etmiyorum zaten, şu an çıkıveren şeyler bunlar ((:
(...)  
Yaa gerçekten de çok acayip sularda yüzdüğümü düşünüyorum. Kaldı ki dün ve şu an, bunları, sadece kişisel yaşanmışlıkların, bize doğrudan etki ettiğini iyi-kötü bildiğimiz dünyevi ve az-çok ölçülebilir etkenlerin etkilerini düşünerek yazdım/yazıyorum. Daha gökteki cisimlerin, yıldızların, gezegenlerin, ayın hayatımıza olan etkileri var; -inanç meselesi tabii ama- önceki yaşamlarımızdan gelen etkiler var -olabilir-; bunlar yetmezmiş gibi bir de bakterisi, mikrobu ve bunların etkileri var-mış (dünkü yazımın altına yorum yazan biri, bir makale paylaşmış ve anladığım kadarıyla, içimdeki bir takım mini canlılar, beni fiziksel ve dolaylı olarak zihinsel olarak etkilemekten başka, doğrudan da zihinsel etkilere yol açıyor. Öyle ki makalenin sonunda, yapmamız gerekenin "ben", "kendim" gibi kavramlara bakterileri de eklemek olduğu yazıyor. Zira zihni o kadar çok etkiliyorlarmış. Okumak için buraya buyrun.). Tüm bunları ve dünkü yazıda aktarmaya çalıştıklarımı göz önüne alınca, "ben" nedir, "özgür irade" nedir, "seçim yapmak" nedir, ... gibi deli sorular dönüyor zihnimde. Zaten, okumuşsunuzdur belki, matrix'te yaşıyor olma ihtimalimiz %50 imiş. ((:

***

Daha nöronlara, çalışma sistematiklerine falan gelemedim. Gerçi bunları aktaracak kadar iyi anlamış da değilim henüz. İki TedTalk'la bu işler hallolmuyor. ((: Lakin kafamda, beynin çalışma mekaniğinin ana mantığına dair bir şeyler oturmaya başladı ve şu anda dile dökemediğim bu mantık sayesinde bu düşünceleri ürettiğimi sanıyorum.

Puff, sanırım buradan devam edebilirim bir süre...


* "Yapabileceğinin en iyisini yapmak" yerine "yapabileceğini yapmak" deyimini kullanmak bana iyi geliyor. "Yapabileceğinin en iyisini yapmak", birçok şey yapabilecekken bunlar arasında en iyiyi seçmeyi çağrıştırıyor. Oysaki yazar, dünden beri, zaten verili bir an'da ve verili bir konuda, yapabileceğimiz tek bir şey olduğunu iddia ediyor.

15 Eylül 2016 Perşembe

zihnin işleyişi üzerine

Fena halde soyut sulara dalıyoruz; kemerlerimizi bağlayalım!

Şimdi... İnsanların duygu, düşünce ve davranışları var. Duygu ve düşüncelerin; okuduklarımız, etrafımızdaki kişilerin varlıkları, beş duyu ile algıladıklarımız ve diğer etkiler sonucunda içimizden bir yerlerden çıkan tepkiler olduklarını, davranışların da bunların neticesinde fiiliyata geçen tepkilerimiz olduğunu (virgülden önce tepki olan duygu ve düşünceler virgülden sonra etki olarak yer aldılar) söyleyebiliriz sanırım.

Bu durumda, hayatlarımızın (ve aslında "hayat"ın ta kendisinin) tamamen bir etki-tepki mekanizmasından ibaret olduğu sonucuna ulaşıyorum. Bir şeyler bir şeylere (misal A, B'ye) etkiyor, bunun sonucunda (B'de) bir tepkime gerçekleşiyor, bu tepkime (B) başka bir tepkimenin (C) etkimesi olurken, B'deki etkimenin C'de oluşturduğu tepkime de D'ye sirayet ediyor. Ve tabii, burada basitleştirdiysem de aslında geri besleme ile ve diğer karmaşık besleme sistemleri ile aslında B, A'ya; C, her ikisine ve diğerlerine de etkiyor. Velhasıl, her şey her şeyle sürekli bir etkileşim halinde ve hiçbir şey hiçbir şeyden bağımsız değil. Dünya, böylesine karmaşık bir ilişkiler yumağından ibaret.

Bu yazdıklarım nereden çıkıyor mesela? Bunları zihnim nasıl oluşturuyor, anlamlandırıyor? Okuduklarım, konuştuklarım ve dinlediklerim, duygularım, hayallerim, kurmacalarım, iç konuşmalarım vs.nin sentezi ile kafamda bir şeyler dönmeye başlıyor ve beni bu yazıya yazmaya itiyor. Peki bu yazıyı niye yazıyorum? Beni, kafamda dönen şeyi burada paylaşmaya iten şey(ler) neler, kim bilir. Neden her aklıma eseni değil de bazılarını paylaşıyorum? Sorular, sorular...

Attığımız her adımda binlerce etken var. Bu etkenlerin her biri bana etki ediyor ve bunun sonucunda benim tepkim o adımı atıp atmamaya, nasıl atacağıma, ne zaman atacağıma karar vermek oluyor. Ve eş zamanlı olarak atacağım diğer adımlar (bugün ne yemek yapsam, kitap mı okusam bahçede mi çalışsam, yazı mı yazsam yan gelip yatsam mı, su mu içsem çişimi mi yapsam) için milyonlarca tepkinin bende oluşturduğu etkiler söz konusu. Beyin tüm bunlarla nasıl başa çıkıyor?

***

Kısa bir süredir zihnin çalışma sistematiğine, bilinç kavramına ilgi duymaya başladım. Bu fitili yakan, birkaç ay önce köyde ziyaretimize gelen, üniversitede felsefe hocalığı yapan arkadaşım Murat oldu. Beynin çalışmasına dair birkaç şey paylaştı (bkz. etki) ve zamanla zihnimde bunun tohumu yeşerdi (bkz. tepki). İlginçtir, o günlerde değil de sonraki haftalarda kafamda dönmeye başladı bu konu. Ama konumuz bu değil.

"Konumuz" diye belirli bir şey de yok aslında, bu yazıda yapmak istediğim tek şey bütün bunların ilginçliğine ve derinliğine dikkat çekmek (bu arada bunları düşünerek delirebilirmişim gibi geliyor) ve biraz da az aşağıda yazacaklarımı iletmek. 

Tüm bunları ve dahasını düşündüğümde, ilişkilerime baktığımda, çevremdekileri gözlemlediğimde çok basit ama bir o kadar da acayip bir yere ulaştım sanki bu sabah ve nasıl anlatabileceğimi merak ediyorum. Daha önce düşünmediğim, yazmadığım, okumadığım, ilk kez tanıştığım bir şey değil aslında ama başka bir biliş hali geldi sanki. Evet, bu sabah...

Herkes yapabildiğini yapıyor. Herkese her an binlerce, milyonlarca şey (fikir, görüntü, reklam, ses, his...) etki ediyor ve bunların neticesinde kişiler, karar vererek ya da vermeyerek bir şeyler yapıyor ve tepki veriyorlar. Bunları yukarıda yazdım zaten. Bu tepkiler, yani kararlar, yani davranışlar, o kişinin o an yapabileceği tek şey, başka bir seçeneği yok. Zira tüm o etkilerin ışığında o varlığın, o kişiliğin ne yapacağı kendiliğinden şekilleniyor ve bu şekillenmeye akıl sır erdirmek galiba olanaksız. Gerek inanılmaz, çok saçma veya zalimce olduğunu düşündüğüm gerekse son derece kabul edilir, onaylanır, olumlu bulduğum tepkiler olsun; bir kişiden çıkan ya da çıkmayan eylemler, o kişinin değişmez gerçeğidir.

***

Tam şu anda koluma havada çiftleşen iki tane sinek, bızzıırrrık diye bir ses çıkararak kondular (etki) ve ben refleksle kolumu oynatarak onları uzaklaştırdım (tepki). Niye yaptım bunu? Belki iğrendiğim, belki onların pis olduğuna dair bir yargım olduğu için, belki tenimdeki hissiyatı sevmediğim için, belki hepsinden, belki de başka sebeplerden dolayı. Bu kadar basit bir olayda bile ne kadar çok şeyin etkisi var kim bilir. Bir başkası, sineklerle daha barışçıl ilişki kurmuş, onlardan iğrenmeyen bir kişi, benim gösterdiğim refleksi göstermeyebilir, sadece durabilirdi mesela. Çünkü onun geçmişi, zihni, her şeyi farklı. Buraya kadar sorun yok. Sorun, o kişinin beni hayvan dostu olmamakla veya benim onu -mesela- pis olmakla suçladığımızda ortaya çıkıyor. Oysa ikimiz de geçmişimizden getirdiklerimizle, içimizden geliveren tepkiyi verdik sadece. Ama işin ilginci, eğer ki karşımızdakini suçluyorsak, yargılıyorsak, bu da yine bu durumda yapabileceğimiz tek şey! Hayata bakışımız, önyargılarımız, fikirlerimiz vs. neticesinde, bir olayla karşılaştığımızda onu otomatikman yargılıyor ya da yargılamıyoruz. Yine yapabileceğimiz bir şey yok sanki. (Çok mu karışık olmaya başladı?)

Bu, refleks ile ilgili bir örnek ama refleks olmayanlarda da aynı mantık geçerli değil mi? Eğer birazdan yazacaklarım bu sorunun cevabını "evet"liyorsa, aslında tüm hayatın -bir nevi- reflekslerden ibaret olduğu sonucuna bile ulaşabiliriz. Ve buradan tuhaf bir "hiçlik"e ve "her şey boş aslında"ya ulaşmak da olası. Ama korkmak yok, devam...

Hemen hepimiz tarafından kötü atfedilen şeylere bakalım: Mesela öldürmeye. Öldüren kişi, bu eylemi yapmadan önceki yaşamında -irili ufaklı- katrilyonlarca etkiye maruz kalmış. Günde birkaç kere karnı acıkmış ve kim bilir karnını nasıl doyurmuş; yüzlerce-binlerce kişiyle konuşmuş ve kim bilir neler duymuş, duydukları onda neye yol açmış ve neler söylemiş ve onun söyledikleri karşısındakini nasıl etkilemiş ...; okumuş mu, nerede okumuş, hocaları, arkadaşları nasıl insanlarmış, arkadaşlarının aileleri nasıl insanlarmış; yaşadığı yer nasılmış; bir inancı var mıymış; berberi saçını nasıl kesmiş; beğendiği kız ona yüz vermiş mi, vermemiş mi, vermemekle kalmayıp onu küçük mü düşürmüş vs vs vs. En sıradan gündelik hayatta bile bize tesir eden sonsuz sayıdaki etkileşimin sonucunda biz, biz oluyoruz işte. Olay an'ı geldiğinde ise, -biraz fazla basitleştirdiğimi düşünebilirsiniz ama- kahramanımız o kişiyi öldürmeye karar veriveriyor işte. O an'a kadarki yaşanmışlıkları, değerleri, duyguları, düşünceleri bir oluyorlar ve öldürmenin doğru olduğuna hükmediyorlar veya böyle bir çözümleme bile yapmadan öldürüveriyor.

Ki bu, muhtemelen en hemfikir olduğumuz kötülüklerden biri. Bunda bile bir miktar öznellik var mutlaka ama çok daha öznel konulara gelince olay iyice acayipleşiyor. Acayipleşmek derken, yargılamanın anlamsızlığı ve boşluğu (ama yukarıda yazdığım gibi belki de kaçınılmazlığı) ve aslında hiçbir şeyi, hiç kimseyi değiştiremeyeceğimiz, kendi duygu ve davranışlarımıza bile yön veremeyeceğimiz gerçeği ve bunun sonucunda ortaya çıkan tuhaf hiçlik hali ve yine tuhaf bir çeşit huzur (hâlâ takip edebiliyor musunuz bilmiyorum).

Yeni örnek: Birtakım kravatlı adamlar, güzelim İstanbul Boğazı'na üçüncü köprüyü kondurdular, beton yığınını oraya diktiler, falan filan. Bunun sonucunda üç milyon ağaç kesildi, irili ufaklı birçok canlı öldü, İstanbul sakinlerinin (ki pek de sakin sayılmazlar) temiz havaya erişmeleri bir nebze daha zorlaştı, şehrin akciğerlerinde kocaman delikler açıldı. Bir de bu köprünün kuzey İstanbul'a taşıyacağı nüfusu, büyümeyi ve çirkinleşmeyi falan düşününce fena hâlde içim sıkışıyor. İçimde ilk yükselen şey öfke oluyor ve bunu nasıl yapabildiklerine hayret ediyorum, kızıyorum, sinirleniyorum vs. Diğer taraftan bakınca ise, hayata kendi gözlükleriyle bakan gri ve bıyıklı adamları, kalkınma, inşaat yapma hırs ve isteklerini görüyorum; bunla da kalmıyor, kendi ceplerini doldurmak için bir sürü alavere dalavere yapıyorlar. Bana göre bunlar çok yanlış davranışlar olabilirler ama onların da gerçeği bu hocam, naapıcaz? Gerçekten soruyorum, naapıcaz?

Burada birtakım etik değerler falan geliyor aklıma. Öldürmeme, doğa sevgisi, bütünün iyiliği, şu-bu... İyi de bunlar nereden ve nasıl geliyorlar aklıma? Beni "iyi", bu adamları "kötü" yapan şey, daha doğrusu böyle düşünmemi sağlayan şey ne? Etik değerlerin etik olduğuna kim karar veriyor? Bir şeyin bütün için iyi olması desek ve kendi adıma buna çok katılsam bile, bu adamın yaşanmışlıkları, düşünceleri ve duyguları benle aynı yere ulaşmadıysa, onun doğrusu benimkilerden çok farklı olduğu için ben bu adama nasıl hâlâ kızabilirim? (Ama işte içimden kızmak geliyorsa da kızıyorum, buna da yapacak bir şey yok! Bkz. birkaç üst paragraf) O da nihayetinde kendisine etkiyenlerin sonucunda birtakım tepkiler veriyor hayata. Tıpkı ben gibi, sen gibi ve diğerleri gibi...

Daha küçük çaplı, gündelik meselelere bakınca da: Bana yalan söyledi, çünkü şu anda onun doğrusu yalan söylemekti. Bana cevap vermedi, çünkü vermeyesi geldi.  Bana vurdu, çünkü vurası geldi; çok sinirlendi, kızdı, ders vermek istedi, yaptığımın bedelini ödetmek istedi vs. Beni işten attı, çünkü mevcut koşullar ışığında onun için en doğrusu beni işten atmaktı. Bana sarıldı, çünkü içinden bu geldi. Bana çay getirdi, çünkü içinden bu geldi. Beni dinledi, çünkü dinleyebildi, çünkü o an bana yoğunlaşma kapasitesi vardı. Beni dinlemedi, çünkü dinleyemedi, çünkü aklı başka bir şeyle meşgul.

***

Tüm bunları düşürken, dönüp dolaşıp kabul denen yere varıyorum. (Bu yazıyı okuyan birileri benle aynı yere vardılar, birileri itiraz ediyor, birilerinin kafası karıştı; çünkü hepimiz farklı etkilerin tesirinde belli sonuçlara vardık/varıyoruz.) Olan biten her şeyi, en çok da haksızlık diye nitelendirdiklerimi, kötü atfettiklerimi, beğenmediklerimi kabul edebildiğimde huzur bulacağımı ve kabul etmediğimde bir yere varamayacağımı hatırlıyorum*.

* Bahsettiğim kabulün, proaktif bir kabul olduğunu, hiçbir şey yapmamak demek olmadığını, doğru bildiklerim doğrultusunda elimden geleni yapıp ötesini kabul etmekalmak olduğunu düşündüğümü önceki yazılarda birkaç kez yazmış olmalıyım.

***

Ertesi gün yazının devamı geldi: https://icimdensohbetler.blogspot.com.tr/2016/09/zihnin-isleyisi-uzerine-2-ne-kader-mi.html

14 Eylül 2016 Çarşamba

Yaşam Nehri

İnsanoğlu fikirlere, ideallere, duygulara, hedeflere tutunmayı seviyor ve seçiyor. Tutunduğu dalları -isteği dahilinde ya da haricinde- kırılıp elinde kaldıkça ne yapacağını bilemiyor. Belirsizliğe tahammül edemiyor, bilindik sularda yüzmeyi, daha doğrusu çıpıçıpı yapmayı tercih ediyor. Oysaki yaşam, belirsizlikte ve akışta mevcut.

Halil Cibran diyor ki:
Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir
Çoğumuzun akmak yerine sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip
Benzer bir metaforu, biraz daha farklı bir şekilde, Krishnamurti de kullanıyor. İç Özgürlük adıyla basılan ve -diğerlerinde olduğu gibi- söyleşilerinden oluşturulan kitapta "Yaşam Nehri" başlıklı bir bölüm var. Bu bölümde, yaşamı bir nehre benzetiyor ve insanların büyük bir kısmının yaptığının, bu nehrin bir kısmını akıştan kopararak önüne set çektiğini ve orada kendisine "güvenli" bir alan oluşturmak olduğunu anlatıyor. Düşüncelerimizle, ideallerimizle, "olması gereken"lerimizle oluşturduğumuz alana farklı fikirleri, farklı olabilirlikleri sokmadığımızı; bilindik insanlarla, bilindik uğraşlarla ve fikirlerle, ideolojilerle yaşayıp gittiğimizi ama bunun aslında yaşamak olmadığını anlatıyor.

Zira akan suda hayat vardır. Akan suda tazelik, ferahlık, yenilenme vardır. Akan su gerçekten de pislik tutmaz. Durgun suda olan tek ise şey ölümdür. Kirlenen, temizlenmeyen, yenilenmeyen suyun üstünde bir balçık tabakası oluşur ve su, zamanla yaşamı taşıyabilme, içerebilme yeteneğini kaybeder. Su artık su değildir. Ölü bir yığındır. Orada ne bir balık yaşayabilir ne bir ot bitebilir ne de diğer canlılar o sudan içerek "yaşam"ı içlerine alabilir.

Kaynak: google görseller

Birçoklarımızın yaptığı tam da budur. Yenilenmeyen ve aynı kalan bir su birikintisinde debelenip dururuz; bu birikinti zamanla gözle görülecek kadar bariz bir şekilde çamur yığınına dönüşür, içindeki coşkuyu ve canlılığı tamamen kaybeder. Ama konfor alanlarımızda o kadar huzurlu, ölüm durgunluğundan o kadar hoşnutuzdur ki nehre doğru bir kanal açıp ondan beslenmekten imtina ederiz. Korkarız çünkü! Ya bildiklerimiz yanlışsa, ya inandıklarımızın başkalarının uydurmalarından ibaret olduğumuz ortaya çıkarsa, ya dünkü bizle bugünkü bizin birbirinden tamamen farklı olduğu gerçeğiyle yüzleşirsek... Bütün bunlardan korkarız ve çoğumuz kolaya kaçmayı seçeriz. Kendimizi bir şey(ler)le tanımlar ve bu tanımların, rollerin peşinde koca ömrü tüketiriz. Bir şekilde kendimize anne olarak, sosyalist olarak, vegan olarak, müslüman ya da ateist vs. olarak roller biçeriz ve hayatımızın geri kalanı, üstümüze düşen bu rolleri oynamaktan ibaret olur.

Zaten galiba en büyük travmalarımız da bu rollerde bir çatlak olduğunda, nehirden bir miktar suyun içeri girme ihtimalinde oluşur. (Biz nehre doğru kanal açmaktan ne kadar kaçsak da hayat ısrarla bizi içermeye çalışır ve her fırsatta bunu dener.) Çocuğumuzu kaybettiğimizde ya da kaybetme ihtimalimiz belirdiğinde, coşkuyla savunduğumuz fikirlerin yanlışlanabileceğini fark ettiğimizde, inandığımız değerlerde en ufak bir çatlak olması halinde, bu durumlar tüm benlik bilincimizi etkilerler, zira "ben"i tanımlayan şeyler tam da bunlar ve benzerleridir. Biz bunlara sarıldıkça, bunların parçası oluruz ve ortada gerçek anlamda bir "ben" de kalmaz aslında. Ortada kalan şey, fikirler, idealler ve rollerdir. Rollerin bizi soktuğu hapishaneye gönüllü olarak girer, kapıyı kilitler ve anahtarı demir parmaklıklardan dışarıya atarız. Böylece ohh, hapishanemizde konforlu (!) bir yaşam bizi bekler.

Hapishanemizdeki konforlu (!) yaşam - (Kaynak: google görseller)

Oysaki açılan çatlak bizi beslemek üzere açılmışır. Oraya ot, çamur vs. tıkayarak çatlağı hızlıca kapatmak yerine oradan gelen sızıntının bize yaşamı taşıdığını fark ettiğimizde, gelen suyun getirdiği tazeliği, ferahlığı derinden içimize çeker, yaşadığımızı fark ederiz. Çatlağı tıkamamaya devam ettiğimiz takdirde, zamanla genişleyecek ve bize daha fazla tazelik, daha fazla oksijen getirecektir ve içinde debelendiğimiz çamurlu su birikintisi, hızla tekrar yaşamın kaynağı olacaktır. Çatlak genişledikçe daha fazla canlılık, daha fazla hayat dolacaktır içimize ve en sonunda da (bumm!) tüm duvarımız yıkılacak ve hayatla birlikte akmaya başlayacağızdır. Artık yaşam bizizdir, canlılık bizizdir.

Yaşamla birlikte akmaya, onla birlikte devinmeye, onla mücadele etMEmeye başladığımız yerde (daha doğrusu yersizlikte) sonsuz bir ferahlık var. İşte orası huzurun başkenti. Bu başkentin bağlı olduğu bir ülke yok, sınırları yok; bu başkentte -meli -malı'lar yok, korku yok, efor yok, değişmez idealler yok, akıntıya karşı kürek çekmek yok. Sadece akmak ve akışın kendisi olmak var; su olmak, canlılık olmak, hayat olmak var.

Orada buluşmak üzere...

-----------------------------------------

Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

11 Eylül 2016 Pazar

Yaşasın! Hep biz haklıyız!

Düşünsene... Senin gıcık olduğun müdürün, başka birinin çok sevdiği teyzesi, bir diğerinin sırdaşı, bir başkasının çok sevgili kızı...

Düşünsene... Senin o çok sevdiğin can arkadaşın, iş arkadaşlarını eziyor olabilir, diğer bir arkadaşına kan kusturuyor olabilir, birilerine acayip ters gidecek işler çeviriyor olabilir...

                                  ***

Her türlü anlaşmazlık, uyuşmazlık çok göreceli ve herkes olaylara kendi açısından bakıyor. Ve büyük çoğunluk hep kendini, yakınındakini, bildiğini haklı görüyor.

Sevgilinle kavga ettiğinde mesela, muhtemelen, ikiniz de haklı olduğunuzdan o kadar eminsiniz ki... Sonra gidip "olayı" kendi açınızdan arkadaşlarınıza anlattığınızda, ikinizin de arkadaşları, yine kuvvetle muhtemel, nasıl da haklı buluyor sizi. İşin ilginci, senin arkadaşın sevgilinin, onun arkadaşı senin arkadaşın olsaydı, bu sefer diğer kişiyi acayip haklı bulacaklardı.

Birbirine düşman iki halk mesela... İki taraf da bu düşmanlığın tüm mesuliyetini karşı tarafa atıyor. Karşı taraf yamuk yapmıştır, karşı taraf hainlik yapmıştır, karşı taraf sınır ihlali yapmıştır vs vs. Hep karşı taraf yapar zaten. Bu nedenle de hep kendi haklılığıyla dalgalanır coşar. Aynı insan, tamamen aynı özellikler ve karakterle diğer tarafta doğsaydı, bu sefer de, aynı coşkuyla o tarafı haklı bulacaktı.



İş yerinde hep diğeri yalaka; müdür iş bilmez; arkadaşın yanlış seçimler yapıyor, yanlış yaşıyor; annen-baban dünyayı anlayamıyor; çocuğun çok saf; ayrıca çocuğun çok iyi, temiz ama hep başkalarının onu kötü yola çekme riski var; trafikte hata yapan hep diğerleri; diğerleri senin çok sevdiğin filmi anlamazsa biraz salak; senin anlamadığın filmi o çok beğendiyse, bunda bir yanlışlık var, muhtemelen o da anlamamıştır ama anlamış gibi yapıyor; psikiyatristler psikologlara, satış departmanı pazarlama departmanına, annen teyzene, baban amcana; solcusu sağcısına, sağcısı solcusuna, anarşisti hepsine bok atar; sokaklarda sisteme karşı mücadele eden köye çekileni pasifist bulur, köye çekilen diğerinin "hâlâ" lüzumsuz işlerle uğraştığını düşünür; ve bu liste sonsuza kadar uzar gider...

Ama çok şükür ki hep biz haklıyızdır, biz akıllıyızdır, biz doğruyuzdur, biz dürüstüzdür...

Allahtan biz biziz, ya tersi olsaydı...

-----------------------------------------
Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

8 Eylül 2016 Perşembe

Bir okul hayal ediyorum!

www.space.com/skywatching sitesinden
Her zaman gerçek anlamdaki bir devrim, doğru olanı gören ve doğru olduğunu bildiği şeylere göre yaşamlarını düzenleyen bir azınlık tarafından gerçekleştirilmiştir. (İç Özgürlük - Jiddu Krishnamurti)
Bir okul hayal ediyorum!

"EdİYORum" derken, gerçekten, tam da şu anda hayal ediyorum; -sesli düşünüyorum denir ya hani-, yazılı düşünüyorum. "Düşündüm, kafamda bir şeyler kurdum ve paylaşıyorum" değil yani, şu anda, huzurlarınızda fikir yürütüyorum. Gerçi benim neredeyse tüm yazılarım da başka şekilde çıkıyor değil.

Bu fikir bir süredir zaman zaman zihnimi yokluyor aslında. Tohum toprağa düşeli bir süre oldu. Şimdiye kadar görmezden geliyor, üstünde durmuyor, tohumu sulamıyordum ve dolayısıyla çatlamıyordu. Kim bilir belki hava koşulları da tam uygun değildi. Şu an öyle geliyor ki yaz sıcaklarının azalmasıyla uygun koşullar oluşuyor; biraz da su verirsek eğer, tohum çatlayacak ve filiz ortaya çıkabilecek.

Toprak zaten zengin. Birazdan okuyacağınız üzere, fikri ilgilenen herkesin yorum ve ilgilerine sunacağım için (yani şu an itibariyle öyle yapacak gibi görünüyorum), bahçeye çeşit çeşit toprak eklenecek ve bu biyolojik zenginlikten muazzam bir şey ortaya çıkacak.

Fotoğraf: Filiz Telek

Sık ama yeterinden fazla olmayan bir sulama ile de devam ettiğimiz sürece, meyve(ler)miz çok hızlı bir şekilde ele avuca gelecek. Ortaya kocaman bir meyve mi çıkar, küçük küçük muhtelif meyveler mi çıkar; tam olarak bilemiyorum; zira bu tohumu pek tanımıyorum. Lakin sulu, tatlı ve biraz da mayhoş olacak sanki!

Girizgahın uzadığının farkındayım ve sadede, yani -şu anda hayal ettiğim- okul fikrine geliyorum.

Bir süredir muhtelif etkinliklere, atölyelere katılıyor, bazılarını düzenliyor ve kolaylaştırıyor, bazılarının organizasyonuna destek oluyorum. Bu etkinlikler çeşitli konularda ve çeşitli yaklaşımlarda olmakla birlikte hepsinin ortak noktaları olarak; "kendim"e bakmama yardımcı olmaları, bunu teşvik etmeleri; yeni dünyayı kurmaya, bireysel ve toplumsal dönüşüme yönelik olmaları; yaşama, değişime/dönüşüme, bireyselden kolektife giden bir bakış açısıyla yaklaşmaları; doğanın bir parçası olduğumuzu bana/bize hatırlatmaları ve deneyimletmeleri gibi unsurları sayabilirim.

Yine bir süredir, yani yazmaya başladığımdan beri, yani dört yıldır; blog yazılarımın tamamına yakını, doğrudan ya da dolaylı olarak, yukarıda saydığım unsurların etrafında dans ediyor. Müthiş bir topluluk desteğiyle ortaya çıkan ve şu anda elden ele dolaşan kitabım "Yeni"ye Doğru da bu dansa eşlik ediyor.

Ve yine bir süredir, özellikle yine dört yıldır, okuduğum kitaplar, web'den ulaştığım makaleler, bir takım videolar, belgeseller... Hep bu minvalde!
Yaz! Bu, varlığının dağılmış kalıntılarını bir araya toparlayabileceğin tek yoldur. (Tanrılar Okulu - Stefano Elio D'anna)
Ve ve ve... Tüm bunlarla hemhal olurken öyle bir yaşama coşkusuyla doluyorum ki! Şu anda ve diğer zamanlarda anbean zihnimden geçenleri yazarken ve tüm o karmaşık verileri, bilgileri ve heyecanımı bir araya getirirken, bugün o iki-üç heyecan verici makaleyi, dün İç Özgürlük'ü, iki hafta önce Tanrılar Okulu'nu okurken, Likya Yolu'ndaki atölyeyi ve diğerlerini düşünürken -ve gerçekleştirirken- tam anlamıyla coşuyorum. Belli ki yaşam amacım tam da bu dönüşüm sürecine hizmet etmek. Ve işin en güzel tarafı, bunu alacağım/alamayacağım sonuç için değil, yapmayı sevdiğim, çok istediğim, acayip heyecanlandığım için yapıyor olmam. Haaaa iyi sonuçlar alırsak, dünyanın daha keyifli, yaşanabilir bir hale gelmesini hep birlikte (yani tüm o diğer girişimlerle, düşünürlerle, örgütlerle, örgütsüzlerle ...) sağlarsak, bunu bu hayatımda görürsem inanılmaz mutlu olurum; o başka. Lakin her şey iyice sarpa saracaksa da, ekolojik kriz hız kesmeyecek ve gezegendeki yaşam -bizler ve başka bir takım canlılar için- son bulacaksa da, zihinsel ve psikolojik krizler bitmeyecek ve savaşlar her yeri yakıp yıkacaksa; bunlara da hazırım (sanırım).

Fotoğraf: Filiz Telek

Tüm bunları cebimize koyduktan sonra bu sefer gerçekten de geliyorum sadede. 

Atölyeler yapıyoruz ama 1-7 gün içinde bitiyor; kitaplar, yazılar okuyor, belgeseller izliyoruz ama kimseyle paylaşmayınca, öğrendiğimiz bilgiler, farkındalıklarımız çoğu zaman uçup gidiyor, gitmese bile gelişemiyor; en önemlisi de birçoğumuz tüm bunları anlasa da, öğrense de, iliğine kadar hissetse de hayatına geçiremiyor. Sistem o kadar güçlü ki birçoklarımızı girdap gibi içine çekiveriyor, enerjileri hüüpp diye yutuveriyor, heyecanları fırrk fırrk emiveriyor; korkularımızı, endişelerimizi kullanıyor, bizi "yola" sokuyor; ailemizi, yakın arkadaşlarımızı kullanarak bizi caydırıyor ve "normal"e döndürüyor.

Olumsuz atfettiklerimi kabul etme doğrultusunda epey yol aldığımı sanıyorum ve bunla birlikte diğer tarafı, yani anti-sistemi, yeni dünyayı, cesareti, umudu, coşkuyu, heyecanı beslemek için o kadar büyük bir coşku var ki içimde, durdurmak ne mümkün!

Ayrıca tüm bunlara rağmen artık kocaman bir dönüşümün eşiğinde ve hatta içindeyiz. Sistem çok güçlü olabilir ama biz de çok güçlüyüz; sadece şu an belki hepimiz bunun farkında değiliz. Heyecanlarımız, hayallerimiz, ütopyalarımız dimdik ayakta ve her daim öyle olacak. Ve bence yapmamız gereken, bunları beslemekten ve hayata geçirmekten başka bir şey değil. Sistem her şeyi yapabilir, her yolu deneyebilir ama en sıkıntılı dönemlerde bile hayal etmemizi engelleyemez. Ve hayal etmeyi bırakmadığımız, "başka bir dünya"yı özlemekten vazgeçmediğimiz sürece her şey mümkün! Kesin bilgi!

Çoktan başlamış olan ve hızla gelişen, ancak yıkımın etkilerini bertaraf edecek kadar serilip serpileceği muamma olan bu büyük dönüşüme, uzun süreli ama bir o kadar da hafif ve yalın bir okulla katkı sağlayabilir miyiz? Hep beraber ve hiç zaman kaybetmeden basit ve pratik bir okul fikrini inşa edebilir miyiz? Uzun tartışmalardan, bitmek bilmeyen beyin fırtınalarından bahsetmiyorum; birkaç gün, bilemedin birkaç hafta içinde ana hatları ortaya çıkacak ve hemen hayata geçecek, detayları süreçte belli olacak ve ihtiyaçlara göre her an form değiştirmeye açık bir okul, bir platform, bir buluşma ve beraber gelişme alanı...

Fotoğraf: Filiz Telek

Fiziksel bir yapıdan değil, sayıca çok olmayan (misal, 10-12 kişi) bir grup insanın bir araya gelmesinden bahsediyorum (en azından ilk aşamada). Bu insanlar yılda en az iki kere (mümkünse daha da sık) bir araya gelseler mesela... Belki birinde sadece hayallerinden bahsetseler ve derin bağ kurma çalışmaları yapılsa, bir başkasında doğa yürüyüşüne eşlik eden akıl-fikir-bilgi paylaşımları, bir başkasında birlikte filmler izlense, makaleler okunsa ve üstlerine sabahlara kadar tartışılsa, bir başkasında belki bir hafta hiç konuşmadan birlikte var olmayı deneyimleseler, bir başkasında bunların hepsi birlikte, bir başkasında ise tamamen bambaşka şeyler uygulansa... Her buluşma farklı bir yerde, farklı enerjilerle yapılsa... Belki her birini farklı birileri kolaylaştırsa...

Fiziksel bir araya gelmelerle de sınırlı kalmasa... Belirli ya da belirsiz aralıklarla, planlı ve/veya spontan skayp buluşmaları vuku bulsa, basit bir web platformu oluşturulsa ve orası da vızır vızır işlese...

Böyle bir oluşumdan ne harika şeyler çıkabileceğini; bu çıkanların, önce bu kişilere, sonra da çevrelerine ve bütüne nasıl yansımaları olabileceğini hayal etmek çok güç. Bana, inanılmaz şeyler olabilir gibi geliyor.

Fikir çok! Bu yazdıklarım ne ki! Sizlerden de neler çıkar kim bilir.

Şu anda beni tam olarak coşkulandıran şeyin ne olduğunu da bilmiyorum aslında. Bu yazdığım hiçbir şey yeni değil! Atölye çalışmalarının, kitap ve sinema kulübünün, ekolojik ve sistemik aktivizmin ve diğer birçok şeyin bir araya gelmesinden ibaret. İşte bu bir aradalık ve süreklilik hali iyi geliyor sanırım. Bireysel dönüşümümüzü başlatma ve/veya besleme, bu dönüşümlerin bütüne yapacağı muhtemel etkileri biraz olsun seziyor gibiyim ve kalbim güp güp atıyor. Her şey bir yana, çok eğleneceğimiz ve keyifli vakit geçireceğimiz kesin.

Bilmiyorum bu okuduklarınız sizler için ne ifade ediyor? Bu hayali nasıl beslemek, nasıl katkıda bulunmak istersiniz? İster misiniz? Sizce süreç nasıl ilerleyebilir? Nasıl bir grup oluşturulabilir? Yazdıklarımdan başka (veya onlar da dahil), bu düşünceleri ne gibi hayallerle, nasıl etkinlik ve bir arada olma fikirleriyle beslersiniz?

Kendinizi hiçbir şeyle sınırlamayın lütfen. Özgürce düşünün, hayalleriniz içinde at koşturun ve imkansızlıklara değil, ne yapmak istediğinize odaklanarak bu hayale katkıda bulunun. Öyle süslü ve büyük cümlelere de uzatmaya da gerek yok (ben biraz süslediysem, uzattıysam, içimden taştığı için yapmışımdır; tahminen hepi topu bir - bir buçuk saatte* gelişine yazıp paylaşacağım mesela yazıyı; üstüne günlerce düşünmek gibi bir derdim yok), "büyük" fikirlere de. Minicik ve birçoklarının uyguladığı ve böyle bir oluşumda olmazsa olmaz gördüğünüz herhangi bir şeyi de paylaşmaktan çekinmeyin mesela. Ya da fikir yoktur da heyecan oluşmuştur, o da kabul. Yapıcı olanlar, olumlu titreşenler başta olmak üzere gelen her türlü fikir, hissiyat, eleştiri kabul.

Herkesin görebilmesi ve birlikte akıl yürütebilmek adına, yorumlarınızı bu yazının altına yazmanızı öneriyorum. Herhangi bir nedenle sadece bana yazmak isterseniz emreertegun@gmail.com.

E hadi o zaman!

* İki buçuk - üç saat sürdü! (((:

5 Eylül 2016 Pazartesi

Sessizlik

Lao Tzu, binlerce yıl öncesinden bugüne, daha doğrusu tüm zamanlara sesleniyor. Zaten bir süredir, hayata dair gerçek bir şey söylemenin tek yolunun, zamandan ve mekandan bağımsız bir bilgeliğe ulaşmakla mümkün olduğunu düşünüyorum.

Konuşmadan önce düşün;
Gereği var mı?
Şefkat barındırıyor mu?
Kimseyi incitebilir mi?
Sessizliği bozacak kadar değerli mi?
fotoğraf web'den; kaynak belirsiz.

Sizce de çok fazla konuşmuyor muyuz? Sürekli kendimizi ifade etme, paylaşma, anlatma isteği... Daha fazla görülmek, daha fazla dikkat çekmek, daha fazla takip edilmek istiyoruz. Önemli olmak, kaale alınmak hemen hepimiz için çok önemli. Bunu sağlamak için de hiç durmadan düşünüyor, konuşuyor, yazıyor, çiziyor, paylaşıyoruz.

Bir arkadaşımızı yakaladığımız anda, gündelik hayatımıza dair hiç kimseyi ilgilendirmeyen detayları iletiyoruz da iletiyoruz. Muhtemelen o da aynı şekilde kendine dair şeyleri anlatıyor da anlatıyor. Çok yakın dostlar değilsek ve birbirimizi gerçekten önemsemiyorsak, pek dinlemiyoruz da aslında birbirimizi. Öyle bir derdimiz yok. Varsa yoksa anlatmak, aktarmak... Aktarıyoruz da aktardıklarımız bir kulaktan girip ötekinden çıkıyorsa boşa zaman harcıyoruz aslında. Farkında mıyız? Bilmiyorum. Bildiğim, çoğu zaman, sessizliği bozacak kadar değerli olmanın yanına bile yaklaşamayacak bilgi ve fikir kirliliklerini birbirimizin üstüne yığdığımız (ki tam da bu yüzden birbirimizi dinlemiyor olabiliriz) ve böylece zihinsel ve duygusal kirliliklerimizi durmaksızın büyüttüğümüz.

Söylediklerimizin büyük kısmı, şefkat barındırmaktan ve birilerini incitmemekten de uzak maalesef. Beslenmek isteyen egolarımızın sazı eline alıp yürümesi sonucunda, sıklıkla, ya karşımızdakini ya da -o an orada olmayan- bir başkasını incitebilecek cümleler dökülüveriyor ağzımızdan ya da klavyemizden. Konuşmadan önce düşünmüyoruz çünkü, Lao Tzu'nun süzgecinden geçirmiyoruz söylemek istediklerimizi. Geçirsek daha az konuşacak, sessizliğe daha fazla alan açacağız.

Burada sessizliğin iki ana hali geliveriyor aklıma: Dış ve iç sessizlik. Dış sessizlik, bulunduğumuz yerdeki fiziksel koşullara, yakınımızdakilerin ve kendimizin konuşma/konuşmama tercihlerine, çalışıyorsak yaptığımız işin gerekliliklerine bağlı. Şehrin göbeğinde yaşıyor ve/veya çalışıyorsak, yaptığımız iş sürekli iletişim hali gerektiriyorsa, -yaşadığımız yerden ve işimizden bağımsız olarak- biz veya çevremizdekiler çok fazla cümle kurmayı seçiyorsak, dış sessizliğe ulaşmak mümkün değil. Özellikle şehirdeyken, motorlu araçların gürültüsü, ortalıkta uçuşan milyonlarca cümle, açık olan televizyonlar, hoparlörler, iş yerindeki sesler; bunlarla kalmayıp ses çıkarmayan ama en az ses çıkaranlar kadar gürültülü olan reklam panoları, elektronik tabelalar ve daha neler neler... Kırsalda veya daha küçük, sakin yerlerde yaşayanlar için, bu saydıklarım, bir veya birkaç tık daha az bağırıyor. Ama...

Bir de iç sessizlik var ki dış sessizliği sağlamaktan ve korumaktan daha kolay değil. Ve becerebilen, bunu şehirde de becerebilirken birçoklarımız kırsalda bile buna ulaşmaktan çok uzağız. Zihinlerimiz vızır vızır çalışıyor, dur durak bilmiyor. Halbuki durmasına, hadi en azından yavaşlamasına ve bize sakin bir alan açmasına öyle ihtiyacımız var ki... Bir kısmımız bunun farkında bile değil zaten ama farkında olanlarımızın çoğunun da bu konuda başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Başta endişe ve korku dolu olmak üzere türlü düşünceler hiç durmadan dönüp duruyor zihinlerde, bir an bile boş kalmıyoruz çok şükür (!).

Yine birçoğumuz, en kırsaldakilerimiz ve en inzivai yaşayanlarımız dahil, sürekli olarak kendimizi meşgul tutma derdindeyiz. Hiçbir an'ımız boş kalmasın istiyoruz. Bunu yapmak şehirde zaten çok kolay ama gelişen iletişim teknolojileri sağolsun, kırsalda da, istersek bütün günümüzü ve her an'ımızı sosyal medyada fink atarak, veri kirliliği içinde kendimizi kaybederek, milyonlarca filme, diziye, yazıya, "haber"e kolayca ulaşarak geçirebiliyoruz. Sadece internet değil, tüketircesine kitap okumak ve birini bitirir bitirmez, hiçbir şekilde sindirmeden bir diğerine geçmek de farklı bir etki yaratmıyor. Dolduruyoruz da dolduruyoruz zihnimizi. Dolayısıyla da iç sessizliğe uzak düşüyoruz.

Sessizliğe ulaşmak elzem halbuki, lakin çok azımız buna kavuşabiliyor.

Yaratıcılık, korku dolu bir zihinden değil, sakin ve güven dolu bir zihinden çıkar. Bu zihne ulaşmanın yolu ise, kısmen okuyarak kısmen deneyimleyerek öğrendiğim üzere, boşluklar yaratmaktan ve an'da olmaktan geçiyor.

Kalıcı mutluluk, sürekli bir şeyler yapmaktan ve kendimizi oyalamaktan değil, durmaktan ve olanın farkında olmaktan, olanın tadını çıkarmaktan ve olanla yetinmekten geçer.

Kalıcı mutluluğa, huzura ulaşmak, gerçek anlamda yaratıcı olabilmek istiyorsak; mümkünse önce dış dünyanın, sonra da iç dünyanın sesini yavaşça kısalım. Sakinleyelim, yavaşlayalım, duralım. Sessizliğin sesini dinleyelim, durgunluğu izleyelim, gözlemleyelim. At koşturan maymun zihnimizden biraz alan alalım.

Ve gerektikçe, şefkat barındırdığı ve kimseyi incitmediği sürece, sessizliği bozacak kadar değerli olduğu sürece konuşalım. Yeri geldiğinde saatlerce, günlerce konuşalım.

--- Bu aralar "biz" diliyle, genelleyen yazılar çıkıyor; devamı da gelebilir sanki. Toplumsal konuları, kendimi ve diğerlerini gözlemleyerek oluşan, okuduklarımla da beslenen fikirleri "ben" diliyle aktarmak fazla zorlama olabiliyor. Bu nedenle bu konuda fazla zorlamaya gerek duymuyorum. ---

-----------------------------------------
Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

1 Eylül 2016 Perşembe

İç Barışımız

Bugün, 1 Eylül Dünya Barış Günü.

Kolayımıza geldiğinden midir, yoksa başka bir yol akıl edemememizden midir bilmiyorum, diğer tüm kavramları olduğu gibi "barış"ı da dışarıda bir yerde arıyoruz. Bizden uzakta, bizden dışarıda, insanların arasında, ortada bir yerlerde...

Bir kez iç barışımızın ne durumda olduğuna bakmayı denesek, büyük çapta barışı sağlamanın ne kadar yakında ve bir o kadar da zor olduğunu fark edeceğiz. Benim tanıdığım çok az insan -o da çoğunlukla dalgalı olmakla birlikte- iç barışını sağlayabilmiş, biraz olsun huzura ermiş durumda. İnsanların tamamına yakın bir çoğunluk ise kendi boku dahil olmak üzere herkesle ve her şeyle kavgalı. Eşiyle-sevgilisiyle, annesi-babası-kardeşiyle, ev sahibiyle, iş yerindeki yöneticisi veya astlarıyla, trafikteki diğer şoförlerle; yağan ve yağmayan yağmurla, açan ve açmayan güneşle, esen ve esmeyen rüzgarla ve aklına gelebilecek herkesle, her şeyle... Ve en önemlisi de kendisiyle... Kendini sevmeyen, yetersiz bulan, dahası kendini, kim olduğunu ve gerçekten ne istediğini bilmeyen, istemediği duygusal ve sosyal ilişkileri sürdüren, istemediği işlerde çalışan, istemediği yerlerde yaşayan insanlarız, büyük çoğunluğumuz.

"Eşimden ayrılıcam AMA...", "İşimden hiç memnun değilim AMA...", "Bu patronu sokakta görsem selam vermezdim AMA..."lı cümleler kurarak kendimize rağmen sürdürdüğümüz hayatlarımızda iç barışımızı sağlamamız nasıl mümkün olabilir? İç barışını sağlayamayan insanlardan oluşan topluluklarda ise -kelimenin büyük anlamıyla- "barış" nasıl hasıl olabilir?

Kendimle kavgalı olduğum sürece, yakın çevremle, yakın çevremle kavgalı olduğum sürece sokaktaki adamla, onlarla kavgalı olduğum sürece diğer görüşteki insanlarla kavgalı olmam kaçınılmaz gibi geliyor bana. Eh bu durumu biraz daha büyütünce de önce ülkelerin kendi içlerinde, sonra da ülkeler arasında barışın sağlanması nasıl mümkün olabilir ki...

Her ne kadar bu laflar biraz ayağa düştüyse de tüm kalbimle inanıyorum ki her şey ben'le, bireyle başlıyor. Benle başlayan değişim, benle başlayan iç barış bir anda toplumsal ve dünyasal barışa dönüşmüyor ama bu yola bir taş koyuyor. Büyük çaplı bir değişimin, dönüşümün gerçekleşmesi için gerekli olan kritik çoğunluğa ulaşabilir miyiz, ne zaman ulaşabiliriz, bilemiyorum. Tek bildiğim, iç huzurumuzu sağlamayan, kendimize aykırı hayatlar yaşamaya devam ettiğimiz takdirde, "barış"ı daha çok bekleriz.

Bunlara dair yazacak, detaylara inilecek daha çok şey var ama bu konularda yıllardır çokça atıp tuttuğum için bu yazıyı kısa tutmayı tercih ettim.

Dünya "İç" Barış Günümüz kutlu olsun!



-----------------------------------------

Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?