Sayfalar

7 Ocak 2017 Cumartesi

para - 5

Bugün, yanımızdan ayrılacak olan arkadaşlarımızı motorla kayığa kadar bıraktığım sırada köyden -pek sevdiğim- İbrahim kendi kayığıyla karşıya, Dalyan'a geçiyordu. Karşıya geliş gidiş için, bir nevi dolmuş kayığımız olduğu için, İbrahim'in bizi geçirivermesi doğru olmaz idi. Dalyan-Çandır kayıkla geçişi metalaştırılmıştır bir kere ve metalaşmış hizmet kutsaldır. İbrahim kendi kendine geçti karşıya, bizse Ferhat'ı bekledik ve beş dakika kadar sonra geçtik. Her karşıya geçiş 1 TL; yani gidiş-geliş için 2 TL veriyoruz Ferhat'a ya da Sevim Abla'ya (bir gün o, bir gün diğeri çalışıyor). Bu geçişler sonrasında karşılığını verdiğimiz için, -muhabbetimiz iyi olmakla birlikte- ilişkimiz sınırlı kalıyor. Oysaki İbrahim veya bir başkası bizi geçirmiş olsa, hele ki bu birkaç kere tekrarlansa, İbrahim'e (veya diğerine) bir güzellik yapmak, karşılık vermek isterim(z). Ya bir gün yapmış olduğum ekmekle onları ziyarete giderim ya çocuklarına minik bir şey alırım/yaparım vs. Çünkü birbirimiz için yaptıklarımız, yarattıkları şükran duygusu ve karşılık verme isteği nedeniyle ilişki kurmamıza yardımcı olur. Para kullanılan bir alışverişte ise bu ilişki kurulamaz -ya da en azından kurulamayabilir. Para ilişki kurmayı yasaklıyor değil ama kurulmasını gereksiz hale getiriyor. İlk yazıda yazdığım üzere kayıkla karşıya geçmek için para vermeyle ilgili bir sıkıntı duyuyor değilim, sadece bu parasal işlemin neden olduğu durumu anlatmaya çalışıyorum.

Mesela, köyde kayığı olanlar var. Sanırım en az altı-yedi tane kayık vardır, muhtemelen daha çok. Diyelim ki üç kayık köyün ortak kullanımına açılsa ve isteyen istediği zaman -o sırada geçmek isteyen diğer(ler)ini de alıp- karşıya geçse, isteyen geri dönse; bu kayıklarda bir onarım vs. olması gerektiğinde elbirliğiyle yapılsa, yine, ilişki kurmak için bahaneler artar. Lâkin mülkiyet denen kavram nedeniyle, ben karşıya geçerken oradan Ahmet'in kayığını alamıyorum. Çünkü o kayık Ahmet'in ve bu kayığın tüm hakları Ahmet'in. Sorsam belki verir ama belki de söylenir "Alsa ya kendi kayığını" veya "Verse ya 2 TL'yi" diye. Ben bu riske girmek istemem, Ahmet beni kabul etsin ve yargılamasın isterim. Paşa paşa veririm iki liramı. Ya da bir gün gider kendi kayığımı alırım. Ohh, istediğim gibi geçerim. Ama ben de Fatma Abla'yı -çok istesem de- geçiremem, çünkü dolmuş kayık var.


***
Bu bir yazı dizisi oldu kendiliğinden. para, para-2, para-3 ve para-4 yazılarına üstlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz. :))
***

Kendine yeten küçük kabilelerde paraya ihtiyaç yoktu. Herkes yapmak istediğini ve yapabildiğini, hadi çok da romantik olmayalım, muhtemelen üstüne düşen görevleri yaparken; toplanan bitkiler, avlanan hayvanlar, yapılan ufak tefek aletler ortaktı ve en azından bugünkü dağılıma nazaran daha adilane paylaşılıyordu.

Özellikle avcı toplayıcılarda, zaten mülkiyet diye bir şey yoktu ve hayat gündelik olarak, temel ihtiyaçlar çerçevesinde akıp gidiyordu. Para zaten yoktu da şeyleri biriktirmek veya sahiplenmek de söz konusu değildi; hem ortada icat edilmiş pek bir şey yoktu hem de sürekli hareket halinde olunduğundan, taşıma ile uğraşmak hiç akıllıca değildi ve büyük oranda şeysiz yaşıyorlardı.

Paranın yokluğunda, sende fazla olanı vermek -yardım etmenin verdiği güzel hisler bir yana- en akıllıca seçimdi. Verdiğin zaman itibar sahibi olurdun, daha çok verirsen daha çok itibar gelirdi. Vermek, itibarın yanı sıra güven içinde hissetmeyi de sağlardı. Zira bugün sende varken fazla olanı verirdin, yarın ihtiyacın olduğunda bu itibar senin sigortan olurdu. Şimdiki gibi sigorta şirketlerine gerek yoktu.

Paranın yokluğunda, fazla olanı vermek akıllıca olduğu gibi vermemek zaten çok saçma bir seçim olurdu. Misal 100 kilogram patatesin varsa, bunun hepsini yemek mümkün olmaz ve patates -ne kadar dayanıklı bir sebze olsa da- zamanla çürür. Günümüzdeki deyimiyle "yabana gideceğine" bir insan kardeşine, -ya da köyden bir deyimle- müslüman kursağına gitmesi daha makul. Yaban yiyeceğine insan yesin... Para öyle değil tabii, saklanabilen bir şey; hatta saklarken artabilen bir şey. İlk yazıda yazmıştım, doğada bir örneği daha yok bunun ve tüm saçmalığın kaynağı paranın bu özelliğinde, yani faizde! Ama şimdi bu konuya -yine- girmiyorum.

Lewis Hyde'ın muhteşem kitabı Armağan'dan öğrendiğim üzere, uzun zaman önce Yahudilerin iç ilişkilerinde para kullanılmazdı. Herkes kardeşin olduğu için birine bir şeyi bir karşılık bekleyerek vermek olacak iş değildi; kabile içinde ticari faaliyet olmazdı. Parayı kullanırlardı ama dışarı ile olan alışveriş ilişkilerinde. İçeride her şey herkesindi. Hyde'ın anlattıklarına göre, topluluk sınırları içinde dişil mülkiyet hâkimken ve armağanlar sürekli olarak topluluk içinde devinirken, kabile sınırında, yani dış ilişkilerde eril mübadele kuralları geçerli oluyordu.

***

Para, ilişki kurmaya gerek olmamasını sağlar ve çoğunlukla şükran duygusuna yer bırakmaz. Tam da bu ruhsuzluğu çok tehlikelidir. Alışverişi kolaylaştırma açısından çok faydalı iken "parası neyse veririz" anlayışı pek sevimsizdir. Ürünü, hizmeti alırız (satarız); parası neyse veririz (alırız) ve konu kapanır; ilişkiyi sürdürmek için bir şey yapmamıza gerek yoktur. Minnet borcu yoktur çünkü. Aksi durumda ise, yani parayı kullanmadığımızda, bizim için bir şey yapan birine şükran duygumuzu ifade etmek isteriz. Komşunun vermiş olduğu kekin tabağını boş geri ver(e)mez, yapmış olduğumuz turşudan koyuveririz mesela.

Verecek karşılık bulamadığımız zamanlarda ise bu durum sıkıntı yaratabilir. Bkz. alma verme dengesi. Bunu köyde yaşıyoruz. Zerzevat, yumurta gibi ürünleri üretme konusunda bizden -doğal olarak- çok daha ileride olan komşularımız zaman zaman kocaman bir kabak, üç yumurta, beş altı tane patlıcan veya birkaç yüz gram ceviz tutuşturuveriyorlar elimize. Bilgi olarak da -yine doğal olarak- bizden çok ileride oldukları için baklayı ne zaman ekeceğimiz, bahçenin etrafını neyle çevirebileceğimiz gibi bilgileri yine onlardan alıyor, bunla da kalmıyor, zaman zaman bizde eksik olan bahçe aletlerini ödünç istiyoruz... Tüm bunlara karşılık vermekte ise zorlanıyoruz. Yukarıdaki başlıklarda zaten bizden alabilecekleri ya da öğrenebilecekleri pek bir şey yok, bunun dışındaki başlıklarda da bizim yaptıklarımız onlara çok hitap etmiyor. Yaptığımız yemekleri çok beğenmiyorlar (az biraz deneysel takıldığımız için), ekşi mayalı ekmeği tercih etmiyorlar, onlara kıyasla iş bilir olmadığımız için bizden pek iş de rica etmiyorlar/edemiyorlar. Yazdığımız bir yazı veya kitap veya hayâl ettiğimiz dünya da pek ilgilendirmiyor onları. Bunların istisnaları olmuyor değil ama alma-verme dengesinde ibre epey kaymış durumda ve bu durum, zaman zaman zorluyor bizi. Gerçi alıştık da bir yandan.

Öte yandan minnet borcu uzun vadeye yayılabilen bir şey. Şimdiye kadar çokça kaymış olan ibre yarın bir gün -koşullar değiştiğinde- dengeye gelebilir ama gelmezse de gelmiyordur. Biz yardıma, desteğe hep açık olduğumuzu paylaşıyoruz; ötesi elimizden gelmiyorsa yapacak bir şey yok. Ama mesela tüm bu destekler, ufak tefek ürünler vs. karşılığında para veriyor olsak bunu hissetmezdik ve ortaya, sadece bir alışveriş ilişkisi çıkardı. Aynı kişilerden satın alıyor olduğumuz sütte veya zeytinyağında durum bu mesela.

Kendi adıma, minnet ve şükran hissiyle yaşamaktan sıkıntı duyuyor değilim. Lakin insanların çoğu bu hisle yaşamaktansa parası neyse vermeyi tercih ediyorlar. Birilerine ihtiyaç duymanın, onlara borçlu kalmanın olumsuzlandığı bir dünyada yaşadığımız için bu çok olağan. Yaşasın kocaman egolarımız!

Bahsettiğim komşulardan Nuri Amca mesela, bir gün boktan bir iş rica etmişti benden; Mustafa Abilerin bahçesinden bir miktar inek bokunu kürekleyip traktöre aktarmak gerekiyordu. Galiba en çok iki saatlik bir çalışmanın sonunda işi bitirdik, gübreyi Nuri Amcaların bahçesine yığdık ve Nuri Amca bana para verdi. Para almak aklımın ucundan bile geçmemişti oysa. Üstelik alt alta koysak, o güne kadar onlar bize beş birim güzellik yaptılarsa biz onlara bir birim güzellik yapmışızdır ve iki saatlik bir çalışma, aramızdaki durumu mümkün değil dengeye getiremez, haklarını ödememizi sağlayamazdı. Ama işte, Nuri Amca, tüm itirazlarıma rağmen zorla sokuşturdu cebime -yanılmıyorsam- 35 lirayı. Bunu niye yaptığını uzun uzun düşündüğünü sanmıyorum ama muhtemelen farkında olmasa da borçlu kalmamak için yaptı.

Parası neyse veririzin ilişki kurmayı gereksiz hâle getirmesinden başka, kötü -bulduğum- iki yanı daha var. Birincisi, bir şeyin parasının, yani fiyatının piyasa koşullarınca belirlenmesi ve ortaya çıkan fiyatların adalet kavramına çoğunlukla çok uzak olması; ikincisi ise paranın alışverişi kolaylaştırması ve neyin, nereden ve ne şekilde geldiğiyle ilişkimizin kopmuş olması nedeniyle, aldığımız ürünün içinde saklı olan göz yaşının, kötü ve riskli koşullarda çalışmaların, doğa katlinin farkında olmamamız.

Özellikle ikincisine bir önceki yazıda doğrudan değindim; birincisine ise ilk yazıda kısmen. Orada da şunu demek istiyorum: Gerçekten ihtiyacımız olan ve bizler için olmazsa olmaz olan şeylerin fiyatlarının (en çok da yiyecek) ihtiyacımız olmayan ya da daha az ihtiyacımız olan birçok lüks malın fiyatlarının çok altında kalması. Mesela buradan İstanbul'a gitmek için otobüs firmasına vermek gereken 100 TL ile aynı kişinin en az on günlük gıda alışverişinin yapılabiliyor olması bana çok acayip ve yanlış geliyor. Çünkü fiyatlar piyasada, arz-talep ilişkilerine göre belirleniyor ve burada adalet, mantık gibi şeyleri aramaya kalkmayın hiç, zira bulamazsınız. Bir şeyin miktarı (arz) artınca fiyat düşer, azalınca ise yükselir. Bir şeye olan talep artınca, bu şey dünyanın en gereksiz şeyi bile olsa, fiyatı yükselirken; aynı şeye olan talep azalınca fiyatı düşer. Bu sistemde para kazanabilmek için, mesela nar para ediyor diye yüzlerce nar ağacı dikersin, o narlar büyüyene kadar narın popülerliği azalır (talep düşer) ve/veya binlerce çiftçi daha yüzlerce nar ağacı diktiği için arz artıverir, nar artık para etmez ve ağaçları kesip portakal dikmeye kalkarsın. Ama on sene sonra portakal yerine avokado dikmiş olmak isteyebilirsin.

Arz talep dengeleri ve şişen fiyatlara daha iyi örnek arazi ve özellikle şehirlerdeki absürt konut fiyatları. Ama bunlar da başka bir zamana kalsın. Zaten para yazdırdıkça yazdırıyor.

Aynı gün devamı geldi: para - 6

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazıyla ilgili yorum yapmak için...